2018 Türkiye Başkanlık Seçimleri

Kararın açıklanmasından bir hafta sonra detaylıca bir yazı yazmaya karar verdim. Dört başlık, on iki bölümden oluşan yazının başlıkları şu şekilde:

  1. 24 Nisan 2018 İtibariyle Türkiye
  2. Neden Erken (Baskın) Seçim?
  3. Seçim Atmosferi
  4. Seçimin Kazananı ve Senaryolar

2000 kelimeyi aşan bu yazının bir parça işe yaramasını umuyorum. Ayrıca, yazının sonunda da link verecek olsam da, 16 Nisan 2017 anayasa referandumu üzerine ve 696 sayılı KHK üzerine yazdığım yazılara da bakmanızı, bu şekilde (eğer muhalifseniz) bir muhalif olarak ne şekilde davranmanız gerektiğini düşündüğüme bir göz atmanızı rica ederim.

24 Nisan 2018 İtibariyle Türkiye

Önce bir itiraf: Birkaç ay önce Nisan ve Mayıs aylarının sıkıntılı geçeceğini söylemiştim fakat bu kadar erken (ve baskın) seçim kararını beklemiyordum. Ben de Ekim-Kasım gibi, yazın meyve-sebze fiyatları düştükten ve turizmden üç beş kuruş gelince sene başından beri her gün bir yenisi açıklanan teşvik paketleri işlemeye başladıktan sonra erken seçime gidilir diyordum fakat gördüğümüz üzere yanıldım. Ekşi Sözlük’teki dönmeyen para üstü takma adlı ve arada mesajlaşıp siyasetten konuştuğumuz yazarın öngörüsünün tuttuğunu da burada belirtmeliyim. Aşağıdaki metinde kendisiyle mesajlaşmalarımızda geçen kimi konular da bulunmakta. Bilvesile kendisine teşekkür etmeliyim sanırım – malum Türkiye’de aklı başında, tutarlı ve mantıklı bir şekilde siyasetle ilgilenen neredeyse kimse yok.

Ekonomi

Mahfi Eğilmez hoca bayağıdır Türkiye’nin genişlemeci ekonomi politikası güttüğünü, bunun kısa vadede olumlu sonuçlar verse de uzun vadede bize zararlı olacağını söylüyordu. Anlaşılan o ki Erdoğan bu ekonominin 2019’u değil 2018’in sonbaharını dahi göremeyeceğini düşünmekte. Yani sıkıntı bildiğimizden ve tahmin edebileceğimizden de büyük. Ben, seçimi Erdoğan’ın kazanması veya “kazanması” durumunda ekonominin yazın orta şeker gitse de sonbaharla birlikte tepetaklak olmaya başlayacağını sanıyorum fakat bir değişken daha var ki sonuçları yalnızca ekonomik değil politik ve diplomatik olacak:

(Benim vaktinde gözümden kaçan fakat okuyunca şaşırmadığım) şuradaki habere göre Merkez Bankası, ABD’deki tüm varlıklarını başka ülkelere vesaire kaydırmış. Haber metninde iddia dense de ben de konunun Sarraf’la alakalı olduğu açıklamasını makul buluyorum. Daha önce defalarca dediğim(iz) üzere ABD bize bir ceza kesecek ve bunu ödeyeceğiz. Ödemezsek sıkıntı daha büyük ve Erdoğan’ın bir şekilde buna hazırlandığını düşünüyorum bu baskın seçimle.

Siyaset

Erdoğan hala bir kimlik olarak toplumda karşılık bulsa da eşlerin birbirlerinden çok Erdoğan’ı görmesinin ve bu bombardımanın en az üç senedir sadece nefret içerikli sözlerle sürmesinin Erdoğancı kitlede nasıl bir reaksiyon oluşturduğunu merak etmekteyim. Erdoğan’ın gücü kaybetmesi durumunda karşısında devrim mahkemelerini bulacağını düşünmemin bir sebebi olan bu bombardıman ve daha fazlası olamayacak ayrıştırmanın sonuçlarının ne olacağını göreceğiz.

30 Haziran 2016 tarihli şu yazımda “madem meclis işlemiyor, boykot edin” diye yazmıştım muhalif partilere. Meclis, o güne kıyasla, çok daha “kötü” bir hale gelmiş olsa da sözde muhalefet yapan, özde işlemeyen bir meclise meşruiyet kazandıran muhalefetten büyük şeyler beklememek gerektiğini düşünüyorum.

2016’ya kıyasla yeni olan tek isim Meral Akşener ve partisi. Türkiye’de kuraldır, her ne kadar genç ve dinamik bir toplum olduğumuz söylense de gençlerin yüzünü döndükleri şeylere orta yaşlı ve yaşlılar sırtlarını döner ve her zaman orta yaşlı ve yaşlılar sonucu belirler. Toplumu gözlemleme imkanım olmadığından sokaktaki durumu bilmesem de internetteki Akşener sempatizanlarının kahir ekseriyetinin gençler olması bu hareketin de kısıtlı olacağını düşündürüyor bana. Prensip gereği anket sonuçlarına artık bakmıyorum ve araştırma şirketlerinin ne sonuçlar açıkladıklarını bilmiyorum.

Toplum

En hararetli muhalifin de, en hararetli hükümet yanlısının da üzerinde bir bezginlik olduğunu gözlemliyorum uzaktan. Türk toplumu bipolar olsa ve devamlı uçlarda yaşasa da fazla uzun süredir negatif uçta yaşadığını, biraz da rahatlamak, yani depresyondan “maniye” geçmek istediğini düşünüyorum. İktisadın bir “bilim” olarak ortaya çıktığı 18. yüzyıl ve sonrasında ekonomi değil politik ekonomi olarak anıldığını, yani siyasetin hiç değilse yarısının ekonomi olduğunu düşündüğümüzde ve artan enflasyon ve enflasyonu da aşan şekilde düşen alım gücünün bu bezginlikte önemli bir payı olduğu yadsınabilir değil.

Toplumda gördüğüm bir diğer sorunsa bireysel geleceğin belirsizliğinin ülkenin geleceğinin belirsizliğine evrilir hale gelmesi. Muhalif kesim kendini Erdoğan sultanlığında bulmak istemez ve buna göre hareket etmeye çalışırken hükümet taraftarı kesim Erdoğansız, yani kimliksiz geleceğin ne getireceğini bilemiyor. Dahası, Erdoğan’ın kimlikten başka verebilecek bir şeyi kalmadı gibi görünüyor. Buna aşağıda döneceğim.

İç Güvenlik

2015 kışında geçen iç güvenlik paketine binaen sözlü emirle üst araması yapılabilir, “kişinin rızasıyla” evinde veya iş yerinde ifadelerini alabilir, bu arada da kişinin polise mukavemeti olursa mukavemet ölçüsünde kişiye karşı güç kullanabilir (polis vazife ve salahiyet kanununun tümü burada). Polisin görevini idamesi nedeniyle soruşturma geçirmesiyse birilerinin insafına bırakılmış durumda. Yani olası ve geniş çaplı herhangi bir toplumsal harekette polisin neredeyse evinize girip sizi orada öldürme hakkı bulunmakta. Bu çok korkutucu bir güç ve günü gelince belli eylemleri yasal kılıfa uydurmak için polise verildiği açık.

Bir süredir şehit haberleri tek sütunda üç satır olarak verilir oldu. PKK’nın beli kırılmış gibi göstermek için yurt dışında da değil, yurt içinde verilen şehitler pek anılmıyor. Suriye’de işlerin tekrar karışması ihtimalinde bu verilmeyen haberlerin verilmeye başlanıp başlanmayacağı da, Umudum hiçbir çocuğumuzun ölmemesi ya, keşke umutlarım gerçekleşseydi.

Uluslararası İlişkiler

Ben iyi (veya sağlam) bir düşmanı kötü bir dosta tercih ederim. Türkiye de uzun, hem de çok uzun süredir kötü bir dost görünümünde. Bugün İran-Rusya hattıyla beraber görüntü verse de AB’yle de ABD’yle de yer yer ortak görünüyor. Burada İnönü tarzı bir diplomasi mi var, günü kurtarmaya çalışma mı? Ben ikincisi olduğunu sanıyorum zira AKP kadroları içinde diplomasi bilenin olmadığı gibi İnönü gibi önceliği Türkiye olan isimler de, tarihin gösterdiği üzere ne yazık ki, yok.

Geçtiğimiz günlerde, şimdi hatırlayamadığım bir yerde Lübnan’da Hizbullah’ın bu yaz Golan’a girmek üzere hazırlandığını okumuştum. Böylesi bir durumda Türkiye’nin İsrail’le saf tutacağı, yani bugünkü “müttefikleri” Rusya-İran’a karşı duracağı muhakkak. Peki Rusya ve İran’a komşu durumda olan ve onlarca yıl bu ülkelerin desteklediği (ve büyük ihtimalle desteklemeye devam edeceği) Suriye’de kalacak olan Mehmetlerin durumu ne olacak? Dahası, kendimize dost kılmaya çalıştığımız Kürdistan’ın olası bölgesel karışıklıkta davranışı nasıl olacak? Biz nasıl cevap vereceğiz, neye göre cevap vereceğiz? Bu sorulara cevap verebilecek kimse var mı?

Neden Erken (Baskın) Seçim?

Ben üç sebep görüyorum:

  1. Ekonomi, yukarıda da andığım üzere, tıkanmış gibi görünüyor. Genişlemeci politika bırakılıp kemer sıkılırsa Erdoğan’ın iki temel argümanının (ekonomi ve kimlik) biri elinden çıkmış olacak. Halihazırda büyüse de halka bir şey veremeyen ekonomi küçülürken halktan da alırken seçime gidilemez, ancak, bu kadar uzun ve ağır kimlik siyasetinden sonra, iç savaşa gidilebilir.
  2. Erdoğan, Afrin operasyonunun “oyları artırıcı etkisi” ortadan kalkmadan, belki Menbiç’e girmeye gerek de bırakmadan, milliyetçi duygulara oynama imkanı bulunuyor. Afrin fatihi olarak kürsülere çağırılacağını zannediyorum.
  3. Erdoğan uluslararası bir harekete hazırlanıyor. Sarraf davası bunun bir adımı. “Hızlı karar alınamıyor” argümanına destek olarak sunulabilen tek şey bakanlar kurulunun varlığı ve üçlü kararname gösterilirken destek olarak bir kişiye tüm kurumların bağlanması gösteriliyor. Bakanlar kurulunu pas geçip tek kişiye tüm gücü vermeyi, ekonomi ve iç güvenliği düşünerek, biraz da uluslararası durumumuzu hesaba katarak siz değerlendirin.

Türkiye ile çok alakalı olmasa da bir not olsun: Her ne kadar şaşırtıcı olacak olmasa da, Erdoğan’ın seçilmesi durumunda seneye Suriye’de ve Türkiye’de ortalığın hepten karışacağını, bu arada da Trump’ın belki suikaste uğrayacağını, belki görevden el çektirileceğini sanıyorum. İki gün önce Riyad’da kraliyet sarayı çevresinde silah sesleri duyulduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Eğer bu gerçekse bunun devamının Lübnan’da olması da şaşırtıcı olmayacak.

Seçim Atmosferi

Biraz aklı çalışan herkesin, ekonominin ve toplumun durumunu bilmesi nedeniyle kimsenin ekonomiden ve özgürlükten bahsedecek halde olmadığını düşünüyorum. Dahası, çok garip bir şekilde, özgürlükten bahsetmenin adaylara fayda değil zarar getireceğine dahi inanıyorum.

Bu seçim, normalde olması gerektiği şekilde, ne özgürlükler, ne de ekonomi üzerinden işleyecek. Bu seçim sadece kimlikler üzerinden, kimlik siyasetiyle geçecek. Önceki seçimlerde Erdoğan’a karşı (HDP/DTP hariç) muhalif kesimin kimlik siyasetini geride bırakmasına rağmen gerilmiş bir topluma sahip olsak da bu seçim sürecinde herkesin kimlikten bahsetmek zorunda kalacağını düşünüyorum. Kimlikten bahsetmekten kastımın ne olduğunu bu yazıya bakarak anlayabilirsiniz.

Seçim sürecinde Erdoğan’ın kahramanlaştırılmasına şahit olabiliriz. Bu düşen bir uçak veya helikopter olabileceği gibi Erdoğan’ın sağ kurtulacağı bir suikast girişimi de olabilir. Böylesi bir senaryoda yolun dönüp dolaşıp vaktinde hazırlanmış şu geçici kanunun tekrarı olmasından korktuğumu söylemeliyim.

Seçim kararının üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen Erdoğan ve Akşener haricinde adayımız yok. Yani var, CHP’den iki kişi aday adaylığını ve bir gazeteci adaylığını ilan ettiyse de etkileri benim adaylığımı ilan etmemden fazla olmadı, olması da beklenemez. Çok uzun zaman önce meclisi terk ederek ciddiye alınma ve değişime öncülük (daha doğrusu paydaşlık) etme imkanı olan muhalefetin bu durumunda seçimin her halükarda Erdoğan ve Akşener arasında geçeceğini, Kılıçdaroğlu’nun Abdullah Gül veya türevi birini ortaya atmasınınsa Erdoğan’ın ilk turda amacına ulaşmasına yardımcı olacağını düşünüyorum. Mimli Akşener’in çantada keklik olarak görmesi gereken Erdoğan karşıtlarının ne kadarından oy alabileceğini az çok tahmin edebileceğimiz için Erdoğan’ın işi çok sıkı tutmaya dahi gereği olmadığını sansam da ekonomik darboğazın herkesi allak bullak edeceği ortamda birilerini gerçekten aslanlara yem etmek zorunda olduğu için tonunu hiç düşürmeyeceğini, aksine hep yükselteceğini zannediyorum.

Sanırım Türkiye’nin gördüğü en mühim seçime gideceğimiz gibi Türkiye’nin gördüğü en gergin, en küfür kıyamet seçime de gidiyoruz. 1977’nin 1980’e ortam hazırlayan atmosferinde dahi sinirlerin bu kadar gerilmemiş olduğuna, bugünkü kadar insanların birbirlerine düşmanlaşmadığına, bugünkü gibi seçim akşamından pek çok kişiyi korkutur hale getirmediğine inanıyorum. Dahası, 1977’de var olan özgürlükçülüğün bugün var olmadığını da hesaba katarsak 1980’in yolunu açan 1977’den çok daha kötü bir seçim atmosferinin sonrasında hiçbir kazananın esasında kazanmayacağını ve bu ortama sahip olduğu için Türkiye’nin çoktan kaybettiğini de ekleyebilirim.

Seçimin Kazananı ve Senaryolar

Toplam üç ana senaryomuz bulunuyor:

Seçimin Galibi Erdoğan Seçimin Galibi Erdoğan Değil
Erdoğan Koltuğu Bırakır X Üçüncü Senaryo
Erdoğan Koltuğu Bırakmaz Birinci Senaryo İkinci Senaryo

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler kitabının 36. bölümünde “insanlar yemeği mi, özgürlüğü mü seçer?” sorusunu muhteşem bir şekilde işler ve insanların yemeği özgürlüğe tercih edeceğini söyler. Fakat bugün Türkiye’de iki değil üç alternatifimiz var: Yemek, özgürlük ve kimlik. Özellikle Erdoğan seçmeni için, tıpkı muhalefette de olduğu gibi, kimlik cevabı baskın çıkarsa birinci senaryonun işleyeceği muhakkak.

Birinci Senaryo: Mutlak Erdoğan Galibiyeti

Ekonomi kartı elinden alınmış Erdoğan’ın önceki yıllara rahmet okuyacak seviyede kimlik siyaseti güdeceğine eminim. Bu senaryoda herkes seçimini kimlik üzerinden yapar, Erdoğan da bugüne dek oluşturduğu imajla seçimi kazanır. Ekonomik bir iddiası olmadığından ve özgürlükleri getirdiğini senelerdir savunduğundan, taraftarlarının kendisinden beklentisi “gölge etme, başka ihsan istemez” seviyesinde kalır.

Peki, muhalif kesimin bu senaryoya tepkisi ne olur?

  • Sessizlik: Belki ekonominin batacağı ve sonucunda Erdoğan’ın koltuğundan taraftarlarınca indirileceği inancından, belki güvenlik korkusundan, belki başka bir sebepten birkaç cılız ses çıkar fakat dahası olmaz. Bugünkü gibi görüntüyü kurtarmaya devam ederiz. En iyi senaryomuz bu.
  • “Orta Karar” İsyan: Artık canına tak diyen, boyutu “yeterince büyük” olmayan bir kesim sokağa çıkar. Erdoğan seçim kazandığında yeni bir oyuncak almış çocuk gibi önce oyuncağıyla oynamayı sevse de böylesi bir durumda beklemez, “polise emri verir”. Küçük çaplı fakat zararları çok büyük ve önümüzdeki en fazla 10-15 yıl içinde görülecek kayıplar verilir, Türkiye tam otoriter bir ülkeye evrilir. Bu, birazdan anacağım ikinci senaryoyla benzer bir durum.
  • Geniş Çaplı İsyan: Sandıkları koruduk-korumadık, oy çalındı-çalınmadı tartışmalarının dışına çıkıp sokakları “yeterince büyük” kitleler doldurur. Bu kitleye karşı Halk Özel Harekat gibi timlerin ve emri aldığında uygulayan polislerin 696 sayılı KHK’ya, ilgili yasaya ve 3713’e dayanarak gerekli reaksiyonu göstermesiyle kitle bu sefer Gezi Parkı sürecinin aksine gençlerin yanında yaşlıları da içerir ve Türkiye’de bir iç karışıklık başlar. Muhalefetin örgütlü olmaması nedeniyle pek olası olmayan bu senaryoda “0rta karar” isyanın aksine dökülen kan çok, geleceğe etkileriyse daha az olur.

İkinci Senaryo: Dış Müdahale, İç Savaş

Muhalefetin organize ve silahlı olmaması nedeniyle Türkiye’de bir iç savaş değil iç kıyım beklediğimi defalarca yazdım. Fakat bunu olası hale getirecek tek ihtimal Erdoğan’ın resmen, şaibe üzerine değil resmi olarak seçimi kaybetmesi fakat koltuğunu bırakmayacağını söylemesi olur. Bu durumda Türkiye’ye uluslararası müdahalenin kapılarının açılacağını, Erdoğancı ve Erdoğan karşıtı kitlelerinse elin Conisi kadar, belki ondan da fazla, birbirini yiyeceğini düşünüyorum. Her ne kadar İngilizce tabirle Türkiye “too big to fail”, yani başarısız olmak için çok büyük olsa da karışan sokakları ve artık bitmiş yurt içi ve yurt dışı meşruiyetiyle dış müdahaleden kaçınamayacağımız açık.

Üçüncü Senaryo: Erdoğan’ın Ülkeyi Terki?

Erdoğan koltuğunu iki şartta bırakır ve demokrasi işler:

  1. Yerine gelecek olanlardan kendisine ve ailesine dokunulmayacağının kesin ve kati bir senedine sahip olması. Böyle bir senedi kendisine kimse verebilir mi? Ben pek olanak vermiyorum. Kimlik siyaseti her zaman kan getirir (bakınız: “Kürt” siyaseti, “Türkçü” siyaset, İslamcı siyaset, vesair) ve kimlik siyaseti yalnızca kanla temizlenir. Erdoğan’ın seçimi ve koltuğunu kaybetmesi durumunda pek çok milyonlar kendisinin yargılanmasını dileyecek ve hiçbir aklanma, hiçbir beraat bu kitlede kabul görmeyecek. Bu yüzden bu pek olası bir senaryo değil.
  2. Kendisine yurt dışında bir yer hazırlamış olması. Bu, bence, akla yatkın. Humeyni dahi önce Irak Şiilerinin merkezi Necef’e, sonra kısa bir süreliğine Bursa’ya gelmiş olsa da 1978’de Irak’tan kovulunca Fransa’da, Paris’te almıştı soluğu. Merci-i taklit olan, “gavurdan” belki en az hazzeden Humeyni dahi Fransa’da kendine yer ayırtırken Erdoğan’ın ayırtmaması için bir sebep yok – ki Gürcistan’dan kovulunca Ukrayna’ya sığınan Saakaşvili gibi bugün arasını iyi tuttuğu Katar, Sudan veya vaktinde iddia edildiği gibi Malezya’ya gitmemesi için de bir sebep yok. Tabi bu durumda kendisini sattığı için hala hıncını alamadığı Gülen Amerika’dayken kendisine bu ikincil ülkeleri reva görmeyeceğini düşündüğümü de eklemeliyim.

Sonsöz

2000 kelimelik bir yazının özetinin çok kısa olması da Türkiye’nin makus kaderi olsun:

Seçimin kazananı ve kaybedeni kim olursa olsun, seçimin sonucunda Türkiye kaybedecek. Umarım ehven-i şer bir durum olur da yaşayacağımız acılar bir parça daha az olur.

(Başta da belirttiğim üzere 16 Nisan 2017 anayasa referandumu üzerine ve 696 sayılı KHK üzerine yazdığım yazılara da bakmanızı, bu şekilde (eğer muhalifseniz) bir muhalif olarak ne şekilde davranmanız gerektiğini düşündüğüme bir göz atmanızı rica ederim)


24 Nisan Öğleden Sonra Eklemeleri

Yazıyı sabah paylaştım, öğleden sonra grup toplantıları yapıldı. Erdoğan, tahminim üzerine, kimlikten başka hiçbir şeyden bahsetmedi. Ekonomiyle ilgili tek sözü “yerli ve milli para” gibi akıl almaz bir şey demek oldu. Yakın zamanda ekonomiden bahsedilirken de terörist ve vatan haini gibi normalde ağır, Erdoğanca olağan sıfatların kullanımının normalleşeceğini öngörebiliriz sanırım.

Erdoğan’ın seçime gitmesinin üçüncü sebebini pek kısaca açayım: Bölgede neler olduğu belli değil. Erdoğan şu anda kimin yanında ve kimin karşısında, bu da belli değil. Kendisine karşı olanlara galip çıkarak mesaj vereceği gibi bölgenin karışması durumunda içeride demir yumruğa sahip olmak istediği, bence, bariz. Başka bir deyişle Erdoğan Türkiye’ye karşı yumuşak veya sert yaptırımlara da hazırlanıyor (tabi bunu üretimi artırarak değil muhalefeti sindirerek yapmayı, her zamanki gibi, tercih ediyor).

4 comments On 2018 Türkiye Başkanlık Seçimleri

  • Pingback: Kimlik Siyaseti, Abdullah Gül, ve Dahası | Murat Karabağ ()

  • güzel bir yazı ama yapmayın zira karşı tarafta sizler gibi insan birde onlar açısından bakın ama bakmayacaksınız siz kendi kendinizi öteki kesimde dışlayıp ayrılma yoluna gidiyorsunuz ama kendi suçunuzu karşıya atıyorsunuz şunu bir çözün
    biz sayın erdoğan’a gebe değiliz ama ona gebe bırakan yine muhalefet

    bakın artık şunu anlayın SAYIN ERDOĞAN bas bas bağırıyor yeter artık diyor bu ülkenin sorunları bitmiyor bir kişi çıksın ve alsın bıktım diyor ama kimse çıkmıyor hali ile adam tekrar başta kalıyor yok

    bakın şimdi başkanlık sistemi ne diyor tüm yetkiler ona veriliyor ya tabirinizle bakalım ne çıkıyor şimdi

    en yüksek ben oy alıyorum yüzde 47 ama ben tek başıma olamıyorum gel diğerleri diyor benle bir ol kim koşuyor yanına mhp oda yüzde 2 aldı bbp gelsin oda yüzde 1 alsın
    karşı tarafta kalan 7 parti ile yüzde 50 alsın ve orada iş aş haydar baş diyenler kalsın oda 0.001 olsun şimdi burada acayip bir şey çıkıyor

    1- bu kalan istediği gibi kendisi en güçsüzken bir anda istediği yetkileri alabiliyor pazarlık meselesi
    2- en düşük kişi en değerli kişi oluyor buda çok enteresan

    buda şunu ortaya çıkardı en güçlü aslında en güçsüz kişi oldu

    bu sistem şunu diyor aslında ben en güçlüyüm aslında en güçsüzüm o olmasa ben bir hiçim
    yada şöyle diyeyim ben buradayım sen buradasın o burada ama biz burada değiliz siz burada değilsiniz o burada değil diyor

    şöyle bakalım olaya

    akp yüzde 46 muhalif yüzde 54
    chp yüzde 29 muhalif yüzde 71
    mhp yüzde 11 muhalif yüzde 89
    hdp yüzde 12 muhalif yüzde 88
    digerleri yüzde 1 muhalif yüzde 99
    katılmayanlar yüzde 1 muhalifleri 99

    anlayacağınız ülkede asla bir iktidar olmadı

    anlayacağınız herkes sorunun ne olduğunu biliyor ama kimse o sorunu çözmek istemiyor

    ama sorulunca hepsi aynı şeyi istiyor ve söylüyor ama yapmaya gelince kimse yapmıyor

    • Neresinden tutsam elimde kalan bu yoruma nasıl cevap vereyim ki?

      Sırayla gidelim.

      1- “Sen kendini dışlıyor, ötekinden ayrıştırıyorsun”. Hayır. Ben dışlanmışlığımı kabul ediyorum. Bunu burada yazdım. Dedim ki senelerdir ihale darbecilikten açıldı, vatan hainliğiyle son buldu. Ben ne yaptım muhalif olmaktan başka vatan haini olmak için? Buyrun, memuriyet yazıları serisi (bu ara atıl kaldı, devam ederim umarım). Ben yalvardım “milletin vergisiyle burada maaş alıyoruz, benim yeteneklerim var, bildiklerim var. Kullanın beni” diye, benim vatan haini olduğumdan emin olan amirim “ben sana ne dersem onu yaparsın. Zaten biz sizi istememiştik bile” diyor bana. Devleti elinde tutanlar bana bunu yapıyor durmadan, sizler bunu destekliyorsunuz, sonra bana “sen insanları karşına alıyorsun” diyorsunuz. Eyvallah, ne diyeyim?

      2- “Erdoğan ‘ülkenin sorunları bitmiyor, birisi alsın şunu’ diyor”. Erdoğan ülkenin sorunları bitmiyor dediğinize verilen örnek şaka gibi: Üçlü kararname (bürokratların üç imzayla atanması). Başka da bir şey yok. Eğer ki cumhuriyetin tüm maddi birikimini satmakta beis görmeyen ama ekonomisini 2001 krizinden beter hale getirmiş hükümetin başarısızlığı üçlü kararname yüzündense zaten benim size söyleyebileceğim bir şey yok. Fabrika lazım, eğitim lazım, arge lazım, üretim lazım dedikçe biz, yol yaptık bina yaptık denildik. Üçlü kararname miydi arge yapmamanın, üretmemenin, tarımı mahvetmenin sebebi? Eğer öyleyse tamam, eyvallah. “Birisi şu yükü alsın üstümden” sözüneyse sadece gülebiliyorum. Buyursun, desin ki “ben aday olmuyorum, başbakanımı aday gösteriyorum”. Neden demiyor bu kadar yükten bezdiyse? Bir de nerede demiş “birisi beni kurtarsın” diye, söyler misiniz?

      3- Valla kusura bakılmasın da Türkçe özürlü ve noktalamadan bihaber metindeki ben 47 aldım sen 147 aldın dediğiniz kısım gerçekten safsata dolu. Siyaset bilimi sınıflarında hala çözülmeyi bekleyen bir soru var: Temsilde adalet ve yönetimde istikrarı nasıl aynı anda sağlayalım? Siz diyorsunuz ki “temsilde adaleti atalım kenara, yönetimde istikrar bize lazım olan”. Ha diyorsanız ki bu çok güzel bir şeydir, ağzınızı açıp Hollanda veya İsveç gibi bugün Türkiye’ye vizeyi kaldırıp tüm Türklere otomatik çalışma izni verse ülke nüfusunun yarı yarıya azalacağı ülkeleri yanlış ve saçma bulmanız lazım zira bu ülkelerde onlarca yıldır temsilde adalet üzerinden yürüyor işler. “Yavaş olsun ama yeter ki kimsenin aleyhine iş yapmayalım” diyeceğimize “ben ne istersem o olsun. Hakimi de ben atayayım, savcıyı da, belediye başkanını da” diyoruz (daha doğrusu diyorsunuz) o ki, size sadece şunu diyebilirim: Senenin sonuna kalmadan aldığınız maaşla ay sonunu değil ortasını göremediğinizde çıkıp protesto etmeye filan kalkmayın hiçbir şeyi. Polis sizin evinize gelip ifadenizi orada almak isteyebilir, o arada da kendisine mukavemet gösterdiğiniz için sizi öldürebilir. Yasal hakkı (2015’te geçen iç güvenlik paketiyle elde etti bu hakkı. O zaman biz gene bağırıyorduk, büyük ihtimal siz “vatan haini, şerefsiz, satılmış, terörist” filan diyordunuz. En azından Erdoğan ve şürekasının dedikleri buydu). O polisi oraya atayan, o polisi denetleyen amiri oraya atayan, o amiri denetleyen valiyi oraya atayan… tek bir kişi olacak. Bugünü de yalnızca ben (biz) değil, siz(ler) de arayacaksınız zira ucu size de çok acılı bir şekilde dokunacak.

      4- “Yapmaya gelince kimse yapmıyor”. Buna sadece gülüyorum, ama acıyla. Buyrun, size bir görsel. Bunu yapıp sonra “ama muhalefet de şöyle olsun, böyle olsun” demek komik. Ha muhalefet iyi demek değil bu. Buyrun, sene 2016’dan bir yazı. Diyorum ki “AKP yüzünden meclis işlemiyor o ki, o meclise gitmeyeceksiniz ve tiyatroya figüran olmayacaksınız”. Muhalefetin suçu bu. Ama siz “yapmaya gelince kimse bir şey yapmıyor” derseniz yalnızca komik olursunuz. AKP hiçbir şeyi yaptırmasın, AKP neyi isterse onu istediği gibi yapsın, muhalefet ne yaparsa yapsın umursamasın, ne derse desin dinlemesin, sonra “muhalefet iş yapmıyor”. Yapamaz zira muhalefet işin yasama kısmında yer alır, yürütmede, yani yasayı uygulama kısmında yer almaz. Dahası, yukarıdaki görseldeki AKP gibi bir parti varken ortada, muhalefet ne yapabilir, söyleseniz ya bir?

      Tamam muhalefet kötü diyorsunuz. Eyvallah, katılıyorum farklı sebeplerle de olsa. Ama tutup “Erdoğan ehven-i şerdir” demek en iyi ihtimalle gülünçtür. Şurada “ama öldü efendim” sözüne verilen cevabı eğer vicdanınız kaldırıyorsa eyvallah. “Ne alakası var?” derseniz şöyle cevap verip bağlayayım: “Ben bilmem” demek “benim umrumda değil” demek. Sövdü diye kendine muhalif birinin kendi polisi tarafından öldürülmesinden hicap duymayan birisinin tonla kalitesini tartışırım fakat bir ülkede siyaset yapma ihtimalini tartışamam. Siyaset insan için yapılır. “Ben bilmem” deyip karşısındakini insan yerine koymayan birinin amacının insan olmadığı açıktır.

  • Pingback: 23 Mayıs Notu | Murat Karabağ ()

Leave a Reply

Site Footer