696 Sayılı KHK: Neler Olacak, Ne Yapacağız?

Ne Oldu?

Önce lütfen 13 Haziran 2016’da yazdığım “Türkiye’de iç savaş çıkar mı” başlıklı şu yazıya, sonra 20 Mart 2017 tarihli ve “16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumu” başlıklı şu yazıya bakın. 11 Kasım 2017 tarihli “Erdoğan’ın Atatürkçü kesilmesi üzerine” başlıklı şu yazıyı da iliştireyim yanlarına. İngilizce biliyorsanız 24 Mart 2016 tarihli “the forthcoming Turkish refugees” başlıklı şu yazıya, 25 Mart 2016’da Diplomatic Courier’de yayınlanan “two remarks on the Turkey-EU deal on the migrant crisis” başlıklı şu yazıya ve 11 Ocak 2017 tarihli “forthcoming Turkish civil war” başlıklı şu yazıya da bakın.

Blog’u açtığım Mart 2016 tarihinden beri, gördüğünüz üzere, bir argümanı sürekli tekrar ettim:

Türkiye’nin geleceğinde iki ihtimalimiz var. Ya bir iç savaş geçireceğiz ama bu çok olası değil zira muhalefet organize ve silahlanmış değil, ya da bugünleri (daha doğrusu geçen günleri) aratacak bir baskıyla karşı karşıya kalacağız.

Ne Oluyor?

696 sayılı KHK’nın 121. maddesini tarihin kırılmasının belgesi olarak görmem, ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetinin fiilen ortadan kalktığını savunmam, yukarıda andığım argümanların tümünün tutması temeline dayanıyor.

AKP’liler ikiye bölünmüş durumda. Yarısı “bu sadece 15 ve 16 Temmuz tarihleriyle alakalı” diyor. Madde metnini okuyor, kendilerine götümüzle gülüyor ve geçiyoruz. Diğer yarısı “terörist değilseniz korkacak bir şeyiniz yok” diyor. Darbe iddianamelerini okuyun. Hepsi “Gezi’de başladı her şey” diyor ve Gezi’yi bir darbe girişimi, Gezi’de sokakta olanları da terörist olarak nitelendiriyor.

Bir önemli teknik bilgi verelim, çok kişinin bilmediği veya önemsemediği.

Savcılık, esasında, Türk milleti adına çalışır. Bu nedenle adları Cumhuriyet savcısıdır. Onlar cumhuriyetin koruyucusudur, milletin hukuk anlamında ta kendisidir.

Savcılık, kamuyu ilgilendiren konularda çalışır ve bir iddianame hazırlar. Bu iddianame, şüpheli/zanlı/suç isnat edilen kişilerin kamu zararına nasıl iş çevirdiklerini anlatır.

İddianame hazırlandığında, nihayetinde Türk milleti adına yargılama yapan mahkemelere gider ve dava başlar. İlk celsede Türk milleti adına karar verme hakkına sahip olan hakim iddianameyi okur, dinler ve yargılama yapılıp yapılmaması gerektiğine karar verir. İlk celseden düşen davalarda mahkemeler ya bir suç unsuru bulamazlar, ya da iddianamenin boktanlığı nedeniyle davayı kapatırlar.

Darbe iddianamelerinin girişinde darbenin Gezi’de başladığı yazmakta ve bu iddianameler kabul edilmiş durumda. Bunun anlamı basitçe şudur: Evet, Gezi bir darbe girişimidir ve evet, Gezi’de sokakta olanlar teröristtir.

Bu ne demektir?

Herhangi bir muhalif hareket sokağa çıktığı anda terörle ilişkilendirilebilir zira halihazırda kabul edilmiş iddianameler vardır ve sonucunda ilgili kişilerin ceza alacağı mutlaktır. Beraberinde vaktinin başbakanının “bazı kitaplar bombalardan daha tehlikelidir” sözlerini de aklınıza getirin.

Şimdi KHK metnindeki “… sonrasındaki terör olayları” ibaresini hatırlayın. Bu şu demektir: Herhangi bir şekilde muhalif bir söz söyleyen ya da eylemde bulunan kişilerin terörle yargılanmasının önünde, hele ki 3713/2 gibi “terörist olmayıp aslında terörist olmak”tan bahseden beyinsizce kanun maddesinin var olduğu bir ülkede, hiçbir engel yoktur. Bu KHK metni de yargılamaya gerek bırakmadan infazı “yasal” hale getirmiştir.

Aksini iddia edenlerin neye dayanarak bunu iddia ettiklerini, benim gibi açık seçik yazarak, söylemelerini talep ediyorum.

Ne Olacak?

Sağınızda solunuzda olmasa da internette illa ki AKP’li birilerini görmüşsünüzdür. Hepsinin it gibi, “suçu” “yalnızca” “muhalif olmak” olanlara “vatansızlar, şerefsizler, teröristler, hainler” diye havladığını da biliyoruz.

Durumdan vazife çıkaran birileri olacak ve birilerine, ilgili maddeye dayanarak, zarar verilecek. Muhalife ölüm tehdidinin dahi tutuklu yargılamaya ihtiyaç duymadığı bir ülkede zarar vermekten kim, neden kaçınacak? Bir meczup birilerine zarar verdiğinde bu sadece “pardon” denilip geçilebilecek bir şey mi?

Artık sokakların da, evlerin de güvenli olmadığı muhakkak. 24 Aralık 2017, devletin şiddet tekelinden vazgeçmesiyle çok büyük bir hata yaptığı bir tarih. Bunun kaçınılmaz sonucu, sokakların patlayacak olmasıdır. Başka da bir şey değildir. Bunun ne kadar büyük bir sorun olduğunu biraz da teorik bir şekilde okumak için buraya buyurabilirsiniz.

Ne Yapacağız?

Henüz blog’a aktarmadığım, 2 Şubat 2017 tarihli ve Türkiye iç savaşı başlığı altında yazdığım yazıda söylediklerimi burada tekrar edeyim:

  • Evinize birkaç günlük konserve ve su depolayın. Bu savaş bir anda başlamayacak ama ihtiyacınız olabilir.
  • Şubat ayında “Pasaport alın, kaç kişi kaçacaksanız da o kadar kişilik otobüs/uçak bileti parası saklayın bir kenarda” demiştim. Bunu güncelleyeyim: Pasaport alın, kaçın. Artık Türkiye’de durmak demek ölümü beklemek demek. Muhalif olduğunuzu belgeleyecek birkaç şeyi elinizde bulundurarak gidebildiğiniz ülkeye gidin. Sığınmacı olarak kabul edilmeniz için bu KHK’nın ilgili maddesinin varlığı yeterli. Yok yeterli değilse de çok süre beklemeden birilerinin öldürüleceğini düşünüyorum. O öldürme olayından sonra sığınmacılığınız garanti.
  • Kaçamıyorsanız silahlanın. Bu benim tercih ettiğim bir şey değil. Silahlanın ama kullanmayın – ta ki nefsi müdafa olana dek. Nefsi müdafa olmadığı sürece silahı asla ama asla kullanmayın.
  • Tekrar ediyorum, kaçın gidin. Ülkede durup sessiz sakin kalabilmeyi beklemeyin ama.

Bu son KHK sayesinde havlayan ama ısırmayan itlerin artık ısırmaması için hiçbir sebepleri yok. “Yasal” güvenceleri var. Isırdıklarında mahkemeye çıkacakları şüpheli. Mahkemeye çıksalar dahi, bir mucize olup da tutklu yargılanırlarsa salınacakları, lakin her durumda davanın düşeceği muhakkak. Bekir istediği kadar bizi salak yerine koymaya çalışsın, esas salağın kim olduğunu bilecek kadar bilgimiz de, deneyimimiz de var çok şükür.

Leave a Reply

Site Footer