Afedersin Ermeni

Çocukluk ne garip şey… 

Sene 96. Anadolu Liseleri sınavı var o zaman, ilkokuldan sonra giriliyor. İlkokuldayken son giren nesil de bizdik zaten. Hafta içi okul, hafta sonu dershane. Nasıl çekmişiz? İşten çıkınca güç kalmıyor şimdi, değil bir de hafta sonu kursa filan gitmek. Eh çocukluk, çekiliyor işte. 

Neyse efendim, gitmişim kursa, döneceğim eve. Ev dediğim de dedemler. Kurs Taksim’de, Galatasaray Lisesi’nde, dedemin evi de Kuştepe’de. Otobüs var Eminönü’nden. Tepebaşı durağından biniyorsun, Kuştepe son durakta iniyorsun. Yol kolay yani. 

Sabahları annemle veya babamla beraber gidiyoruz. Büyük ihtimalle babamla gidiyoruz çünkü babamın işi İstiklal Caddesi’nde, Tünel’de sayılır. Eski Haşet kitabevi, yeni Dünya Aktüel. Güngören’de evden fırına göndermeyen ailem, o günlerin görece güvenli Eski İstanbul’una, otobüsün kursa ve eve yakınlığına ve benim salaklığımın derecesinin o kadar da olmayacağına güvenmiş olacak ki almaya gelmiyorlar, kendim geri dönüyorum. 

Bir gün çıktım kurstan, dedemlere döneceğim. Annem orada. Yürüdüm Tepebaşı durağına, otobüs bekliyorum. Eminönü-Kuştepe arabasının numarasını şimdi anımsayamadım ya, 46KY olmalı. Eminönü-Kurtuluş arabasınınki ise 46K. Ailemin yanlış olduğunu, salaklığımın derecesinin varsayılandan çok daha yüksek olduğunu kanıtlamak istercesine K’yi görüyorum, atlıyorum otobüse. 

Otobüs gidiyor, Osmanbey’e kadar geliyoruz, sonrasında işler sarpa sarmaya başlıyor. Otobüs düz gitmeye devam edeceğine sola dönüyor. Önce, benden beklenmeyecek kadar mantıklı bir şekilde “herhalde yol çalışması filan var canım. Niye buraya dönsün ki?” diyorum. Diyorum ama içime kurt düşmüş. Baktım otobüs gitmeye devam ediyor, kimseden de ses çıkmıyor. Lan yoksa otobüs doğru yolunda da ben mi başka bir otobüse bindim? 

En sonunda baktım otobüste 2-3 kişi kalmış, basıyorum düğmeye. Bir cadde üzerinde duruyor otobüs, iniyorum. Sağıma bakıyorum, tanımıyorum. Soluma bakıyorum, tanımıyorum. Yaşım zaten 10, bir yeri görmemişim. Hem görsem kaç yazar, hangi otobüse bindiğimi bile bilmiyorum ki geri dönebileyim. 

Yolun bu tarafında bir şey yoktu herhalde ki karşıya geçtim, bir markete girdim. Market dediğim eski İstanbul marketi. Bakkalın büyüğü, sahibi kasasında oturuyor, raflar koca koca ve tıka basa mallarla dolu değil. Rafların arasında dolanmaya başlıyorum, arada kasaya doğru bakıyor ve kafamda kuruyorum. “Amca merhaba. Ben kayboldum, neredeyim ben? Nasıl gidilir buradan Kuştepe’ye?” ama gerçekler hiç öyle olmuyor. Marketin arkasından önüne doğru yürürken adam kalkıyor yerinden gülen bir yüzle. Allah’tan suratım temiz, hırsız filan sanmadı beni. “Ne oldu evladım?” diye sormasına kalmıyor, ben başlıyorum ağlamaya ama ne ağlamak. Zannedersin gökler yarılmış, Nuh’un gemisi az sonra karayla bağını koparacak. 

Geldi hemen yanıma, oturttu beni koltuğuna. Hemen bir meyve suyu getirdi, bir de kek. Bir de su açtı, yüzümü yıkıyor ve sakinleştirmeye çalışıyor ama ne mümkün? Nasıl oldu, nasıl becerdim de dedemlerin telefon numarasını verebildim hiç bilmiyorum. Marketin sahibi, ki Allah yerden göğe kadar razı olsun; vakti dolmuşsa kabri nur dolsun, dolmamışsa ömrü uzun ve sağlıklı olsun, aradı dedemleri, verdi ahizeyi bana. Annem açtı telefonu, “anne” dedim, başladım gene ağlamaya. Hemen aldı telefonu elimden, konuştu bizimkilerle, verdi adresi. 

Sonrasında ne olduğunu hatırlamıyorum, hafızamın bu kısmı, üç şey hariç, tamamen karanlık: İlki kapıya taksiyle gelen annem ve anneannem, onları kapıda karşılayan market sahibi ve çıkarken elime tutuşturduğu iki çikolata. Annemin telaşı, değil sadece yüzünden, saçının tellerinden dahi okunuyor. O günler bu kadar Müslüman değil memleket, başı açık kadınlar orospu değil henüz, annemin de başı kapanmamış daha. Görebiliyoruz saçından telaşını ve korkusunu. Bugün düşününce geliyor aklıma anca, “be kadın, biri çocuğuna bir şey yapacak olsa evi aratır mı, çocuk ağlayınca adresi verir mi, sanki çocuk yetmezmiş gibi bir de seni rahatlatmaya çalışır mı?” demek. Dedim ya, salaklığımın seviyesini ölçme evresindeydik o zamanlar. 

İkincisi dükkana gelen bir kadın, bir müşteri. Beni görüyor kasanın yanında, gözlerinin altı mor ve kara, oturur şekilde. Dönüp bakıyor marketçi amcaya, amca gülerek “kaybolmuş, ailesini aradık, gelip alacaklar” diyor. “Şimdi bizim  misafirimiz oldu, Tanrı misafiri” diyor. Bu sefer o dönüyor ve bana bakıyor, gülümsüyor. Garip bir rahatlık geliyor üstüme, ilk defa ve sonunda. Salaklık diyorum ya işte. Adamın yüzü, az da olsa, hala aklımda. Bugün karşıma çıksa yolda, “çekil lan önümden, ben geçeceğim önce” dese, yüzüne bakınca duyacağım saygı ve rahatlık nedeniyle “buyurun efendim” diye cevap veririm. Öyle biri. Kadın gülüyor, alıyor raftan bir cips, veriyor elime. Yiyor muyum yemiyor muyum bilmiyorum ama yemişimdir herhalde. Bu göbeği yemeyerek yapmadım ben. 

Üçüncüsüyse taksinin sokağa girişi, taksiden inişimiz, dedemin balkonda bizi bekleyişi. Tanıdık bir yerde olmanın önemini, sanırım, ilk o anda öğrendim ve o gün bugündür tanıdık, bildik yerlerde olmayınca rahat olamıyorum. 

Sonradan öğrendiğim bir şey daha var bu olayla ilgili: Bu market sahibi bir Ermeni (ve çok büyük ihtimalle o andığım kadın da bir Ermeni). Diğer bir deyişle Ermeni dölü veya affedersin Ermeni. Yarım saat benimle uğraşan, elime çikolatayı meyve suyunu tutuşturan, yüzümü yıkayan, ailemi arayan, dükkânında bana sahip çıkan, gülümsetmeye çalışan, çıkarken elime çikolataları tutuşturan… 

Bu adam bir insan. Kaybolmuş ve şans eseri O’nun dükkânını seçmiş ve korkmuş ve ağlayan ve ihtiyaç hâlinde ve salaklığının seviyesini kendisine ve ailesine kanıtlamaya çalışan ve düşkün birine yardım etmiş, Müslüman veya Türk dememiş bir insan.  Eski İstanbul’un eski insanları. Kurtuluş’un Gülbağ’a henüz dönüşmemesinin önündeki en önemli sebep.

Belki bundandır, belki dahasından; soyadımdaki Karabağ’a, klasik Türk diskuruna, klasik Müslüman diskuruna, klasik Ermeni diskuruna rağmen, Ermenistan’dakiler kenarda kalsa da olur ya biraz, özellikle Türkiye Ermenilerine öcü diyemedim, diyemiyorum, diyemem de. Ve bu adamın da payı vardır insanın ne olduğunu, insanlığın ne olduğunu öğrenmemde. 

Zaten yine bir Ermeni öğretmen değil miydi beni o yaşta Âşık Veysel’le tanıştıran, o kadar Türk öğretmenim varken? Ya da bir Kürt, 40 kişilik sınıfta hala ortaokuldan beri arkadaşım olarak kalan, ailemde gibi, kardeşim gibi gördüğüm? 

1 comments On Afedersin Ermeni

  • simdi olsa muhtamelen basina bisey gelirdi hani eski turkiye ozlem duyuyoruz ya bosuna degil bu ulke nekadar degisebilir bi kac yilda iste ornegi bu sicak hikayeyi yazdigin icin tesekurler murat kardes

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.