Altı Soruda Türkiye Nereye Gidiyor

Birkaç ay önce yazdığım, sonuna birkaç cümle eklediğim bir yazı bu. Windows’a göre 31 Mart’ta düzenleyip kenara koymuşum en son. Hala güncelliğini koruduğunu ve öngörülerimin bir kısmının doğru çıktığını düşündüğümden paylaşıyorum.)


Cumhurbaşkanı Erdoğan, 3 gün içerisinde önümüzdeki sürecin ne olacağını az çok belli eden 3 söz söyledi:

  1. Ya bizimlesiniz, ya teröristle. Bunun aması yok.
  2. Terörü ve teröristi yeniden tanımlamamız lazım.
  3. Erdoğan giderse devlet biter. Ben, Allah ömür verdikçe, hizmet etmeye devam edeceğim.

Söylemlerin tarihleri, sanırım, takdire şayan: 14-16 Mart. Rıza Sarraf’ın Amerika’ya tatile gitmişken “yakalanmış” olduğuna inanmıyorsanız tam da bu tarihlerde bir şeyler döndüğünü, sanırım, tahmin edebilirsiniz. Erdoğan’ın da geleceğe bu türlü yatırım yaptığını fark edebilirsiniz.

  • Erdoğan bize ne diyor?

Aslında yan yana okunduğunda söylenen şey çok açık: Ben, Allah ömür verdikçe, hizmet etmeye devam edeceğim. Bu arada da ya benim safımda olacaksınız, ya da değiştirdiğimiz terör tanımı ile terörün safında, terörist olacaksınız.

Erdoğan’ın tehlikeli ve bölücü söylemlerine alışmış olanlarımız için dahi çok ciddi olması gereken bu sözler, gariptir ki, pek karşılık bulmuyor. “Erdoğan o, her zaman böyle şeyler söylüyor” diye düşünülmekte fakat benim anladığım artık muhalefetin tümünü terörist olarak tanımlanacağı yeni bir döneme girileceği, Yeni Türkiye’nin bu minval üzere yaratılacağı.

  • Bu ihtiyaç nereden doğdu?

Tekrar Sarraf’a dönelim. Eğer Sarraf gerçekten de önceden bir anlaşma yapıp gittiyse (ki ben buna inananlardanım zira milyarlarca doların, öyle veya böyle, eline verildiği birinin ahmak olabileceğine inanmıyorum) Erdoğan’ın önünde iki ihtimal var: Ya önüne gelecek olası suçlamaları kabul edip “her şeyi milletim için yaptım” diyecek, ya da bunları reddedip “bunlar Amerika’nın oyunu” diyecek.

Hangi yolu seçerse seçsin, Erdoğan’ın karşısında büyük bir kitlenin var olacağı açık. Bu kitleyi (en azından) sakin olmaya zorlayabileceği tek yol var ve Erdoğan bunun önünü açmış durumda: Terör. Terörist demek artık muhalif olan herkes demek. Solcusundan Hristiyan’ına, milliyetçisinden utanmadan sokakta gülebilen kadınlara dek herkes geçmişte bu tanımın içine girdi, gelecek haftalar veya aylarda da resmi olarak girebilir. Resmen girmese de sözlerini ayet belleyenlerce terörist oldular bile.

  • Devlet ile hükümeti birbirinden ayırmakta zorlanan milyonların olduğu bir ülkede hükümet = devlet = Erdoğan demek bu durumda işe yarayabilir mi?

Erdoğan evde zor tuttuğu %50’ye güvense de halkın kalan yarısını terörist olarak nitelemek ve yasayla bunu desteklemek Türkiye’yi artık dönülmez bir yola sürükleyecektir ve ben bu söylemin, her ne kadar kendi kitlesinde bir yere kadar karşılık bulacak olsa da, pek işe yarayabileceğini sanmıyorum. Sadece öcü Kürtler dahi yeterince gerginlik yaratıyorken Türkiye’de, dönülmez yolun yüksek yoğunluklu bir iç savaş olacağını tahmin etmek, ve korkmak, pek zor olmuyor. Sorunun cevabı Erdoğan’ın takipçilerinin akıllarını ne kadar kaçırdığına bağlı olarak değişiyor. Geçtiğimiz sürede gördüğümüz ve yaşadığımız şeyler, en azından beni, umutsuzluğa itse de her Türk gibi “acaba?” demekten de geri durmuyorum.

  • Erdoğan böylesi bir ayrıştırmayı nasıl göze alıyor?

Bunu anlamak için geçtiğimiz yıl bu sıralara, 2015 Mart ve Nisan aylarına dönmek gerekli. Meclisten geçen iç güvenlik paketinin polise verdiği yetkiler, tam olarak, şu şekilde: Herhangi bir polis, amiri dâhil kimseye haber vermeden, evinize girebilir, arayabilir ve sizi alabilir. Ardından istediği yere götürebilir, infaz edebilir ve geri dönebilir. Olmaz ya, olur da mahkemeye çıkarılırsa bir kimlik gösterir, dava da anında düşer. Yayın yasağı da anında koyulur, kimsenin ruhu bile duymaz.

“Abartıyorsun” diyorsanız lütfen yasaya bakın.

Bu durumdayken biz, mahkemelerimizin de hali ortadayken, polis kimliği yerine AKP’ye üyeliğin de işe yaramayacağını kim söyleyebilir?

  • Son 1,5 senedir başkanlık da başkanlık diyen Erdoğan’ın elinde, böyle bir durumda, ne kalacaktır?

Benim, işin doğrusu, en çok merak ettiğim şey bu. Erdoğan “benden sonra tufan” diyen birisi, bunu biliyoruz. 1945 Berlin’inde “beni Führer olarak seçen bu insanlardı, şimdi kaçıp gidemezler, hep beraber öleceğiz” diyen Hitler’den pek farklı değil. Soruyu biraz değiştirmek gerekirse, Erdoğan neden Türkiye’nin sonunu getireceği garanti olan böylesi bir yola giriyor?

Sanırım bunun cevabını da oğul Bush’un ortaya attığı, Obama’nın da pek güzel yürüttüğü Büyük Ortadoğu Projesi’nde buluyoruz. Eş başkan olmakla övünen Erdoğan, belki de, bu projenin en zorlayıcı ayağı olacak olan Türkiye’yi hazırladı. 1 Mart tezkeresinden özellikle donanma komutanlarının tasfiyesine, artan İslami ve milliyetçi söylemden politize edilmiş özel alanlara dek bunun sinyalleri dört yanımızı sarmış durumda.

Erdoğan elinde, bugünküne kıyasla küçük de olsa, bir Yeni Türkiye kalacağına inanıyor gibi görünüyor fakat mahvolmuş bir ülkenin başında olmak ister mi? Övündüğü şeylerin yarısı imam hatipler, diğer yarısı yollar ve binalar olan Erdoğan için böyle bir ülkenin bulunmaz nimet olduğunu düşünsem de insan faktörünün nerelere uzanacağını kestiremiyorum.

  • Peki, Erdoğan Amerika’nın istediğini yapıyorsa neden Amerika’dan korksun?

Bunun cevabını gerçekten bilmiyorum, yalnızca bir tahmin yürütebiliyorum. Amerika’nın “hacı seni başbakan yapacağız, senelerdir isteyip yapamadığınız şeyleri de yapacaksınız. Bak Ortadoğu’yu da değiştiriyoruz zaten. Ama senin memleketi de böleceğiz, sonra sen de ortada kalacaksın” demeyeceğini sanıyorum. En azından cümlenin ikinci kısmını. Sanırım Erdoğan, ikinci kısmın ilkini takip edeceğini ya görmedi, ya görmek istemedi. Ben ikincisi olduğuna inanıyorum. Eğer ses kayıtları doğruysa – ki şu anda doğru olduğu görülüyor, nakit olarak yanında para bulundurduğu gibi yurtdışında da bulundurduğunu, durum zorlaşınca nereye nasıl kaçacağını da ayarladığına inanıyorum. Evet, Erdoğan’ın çok zeki olduğunu söyleyemem fakat salak katiyen değil.

Erdoğan kullanılıp kenara atılmayı kabul edebilir mi? Mustafa Altıoklar haklıysa eğer, kendisinde narsisistik kişilik bozukluğu var ve bunu asla kabul edemez. Ben buna inanıyorum (narsisist olduğuna değil, kullanılıp atılmayı kabul etmeyeceğine). Tıpkı Hitler gibi giderken arkasından bir enkaz bırakmaktan çekinmeyecektir zira doğru olduğuna inandığı şeyleri yaptığını düşünüyorum – ki bu enkazın Amerika’yı (veya fişini çeken diğerlerini) de etkilemesi için elinden geleni yapmayacağını hiç sanmıyorum. Peki, ne yapar? Okyanusun diğer yanına geçip dört füze atılamayacağını biliyoruz. Bu sorunun da cevabı, bu nedenle, bende yok.

Soruya geri dönersek sanırım cevap şu: Amerika kendisini sevdiğinde geldiği koltuktan sevmediğinde gitmemesi, bir yerlerde amaçların ayrıştığını gösteriyor. Ne zamandır bu böyle bilmiyoruz. Koltuğu için Erdoğan’ın neler verdiğini bir parça görebilsek de tamamen bilmiyoruz. Sanırım bir yerden sonra ayrıştığı Amerika’yla aynı sona, bu sefer kendi amaçları uğruna, geldi fakat ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilir bir konumda buldu kendini. Diğer bir deyişle yarı yolda farklı bir yöne saptı fakat aynı durağa ulaştı – bu sefer yanındakinin gazabı da üstünde olarak.

Önümüzdeki aylar pek hoş geçmeyecek. Türkiye ve AB arasındaki mülteci anlaşması, İran’ın durumu, Barzani-PKK ayrışması, Suriye Kürtlerinin yaptıkları ve yapacakları, Rusya’nın bölgedeki kalıcılığı… gibi konular da sonraya kalsın. Şimdilik sadece beklediğimizden ve burada yazdıklarımdan çok daha fazlasının 2016 bitmeden kapımızda olacağını söyleyerek bu konuyu sonlandırayım.


18 Eylül 2016 Eklemesi

Öngörülerimin bir kısmı doğru çıkmış durumda. Özellikle 15 Temmuz sayesinde Erdoğan’ı desteklemeyen herkesin terörist tanımına girebileceği bir döneme girmiş durumdayız. İlginç olan şeyse Erdoğan ile AKP arasında, şu anda pek görülmese de, ince bir perdenin çekilmiş olması. Birkaç güvendiği isim haricinde Erdoğan’ın partiyle bağı azalmış durumda.

AKP seçmeninin esasında Erdoğan seçmeni olduğu açık. Erdoğan olmadan Binali Yıldırım’ın ne kadar oy alacağı büyük bir soru işareti – ki %50’yi geçtim %30 alması dahi, benim için, pek olası değil. Erdoğan’ın, belki de ilk defa, makamını partiden, en azından bir parça, ayrıştırması da garip bir görüntü. Beraberinde Rusya-Türkiye ortaklığı ve Amerika’nın 16 Eylül’de Suriye ordusunu vurması, Fidan ve Akar’ın üzerinde hala duran soru işaretleri…

Erdoğan’ın, yukarıda söylediğimin aksine, “benden sonrası tufan” yerine, garip bir şekilde, Türkiye’nin çıkarına da iş yapıyor olması ise işin bir diğer yanı. Evet, hala klasik diskurunu tamamen bırakmış değil ama 15 Temmuz’dan sonra başka bir Erdoğan’la başbaşa olduğumuz açık. Amaçları değişmiş değildir, buna inanmam. Kendisini biraz tanıyabildiysem doğru dediklerine yanlış demeyi, uğraştığı şeyleri bir kenara atmayı seçecek birisi değil.

Peki ne olacak? Hala bilmiyorum. Yargılamalar başlayıp askerlerin savunmalarını dinlediğimizde durumumuzun ne olduğunu, en azından biraz, anlayacağımıza inanıyorum. O güne kadarsa beklemekten başka çaremiz yok.

5 comments On Altı Soruda Türkiye Nereye Gidiyor

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer