Anayasa Yazıları III: Egemenlik, Yasallık ve Meşruiyet

Bir önceki yazıda egemenliğin ne olduğunu bir parça yazmaya çalışmıştım. Burada egemenliğin nasıl kullanılabileceğine başlamadan önce yasallık ve meşruiyet konusuna gireceğim.

Anayasanın egemenin egemenliğinin sınırlarını ve yükümlülüklerini belirten, bu yükümlülükleri nasıl gerçekleştirebileceğini anlatan bir metin olduğunu söylemiştim. Peki, egemen nasıl meşru olur? Veya egemenin egemenliğini meşru bir temele oturtması neyle mümkün olmaktadır – ki sınırlara ve yükümlülüklere sahip olabilsin ve kurumları kullanabilir olsun?

Burada ilk tanımlanması gereken şey meşruiyettir ve genel olarak “yönetilenin yöneteni isteyerek kabul etmesi” denilebilir. Meşruiyette önemli olan egemenliğin uygulandığı kişilerin, veya egemenin hakim olduğu alanda egemen olmayanların, bunu kabul etmesidir. Bu, bir kralın veya hükümetin karşıtlarının kralı veya hükümeti meşru görmemesini beraberinde getirebilse de önemli olan kişi veya hükümet değil devletin kendisidir. Yani devletin sistemi içerisinde güce sahip olan eğer ki kabul edilmiş yasa veya gelenekle bu konumda bulunmaktaysa siyasi muhalefet doğar. Ne zaman ki kabul edilen yasa veya geleneğin dışında bir yapı gücü ele geçirir, meşruiyet o zaman tartışmalı hale gelir.

Carl Schmitt, Legality and Legitimacy (Yasallık ve Meşruiyet) isimli eserinde, yasal olanla meşru olanın aynı şey olmak zorunda olmadığını söyler. Yani yasal olan meşru olmayabilir, aynı şekilde meşru olan yasal olmayabilir. İlkinin örneği olarak makam arabası garabetini gösterebiliriz. Yasaldır fakat meşruiyeti tartışmalıdır. İkincinin örneği olarak, her ne kadar geçtiğimiz günlerde İtalya’da bir mahkeme aksine hükmetmiş olsa da, aç olanın yemek çalması gösterilebilir. Hayatta kalmak için yemek çalmak meşru olsa da yasal değildir.

Peki yasal egemenin meşruiyeti nereden gelir? Zaman içinde bu değişiklik göstermiştir ve Weber’e göre üçe ayrılır: Geleneksel, karizmatik, ve yasal-bürokratik. Leslie Lipson, Siyasetin Temel Sorunları ismiyle Türkçeye çevrilen kitabında1 geleneksel meşruiyette “insanları ikiye ayıran” 13 şey saymıştır. Bunların birkaçı ırk, zenginlik, cinsiyet, yaş, din olarak verilebilir. Yani meşru egemen olmak için belli bir ırktan, belli bir zenginlikte, belli bir cinsiyette… olmak gereklidir.

Modern dünyada egemenlik daha hukuki sınırlara çekilmiştir fakat bu da yeterli olmamıştır. Kurtuluş Savaşı yılları örneğini hatırlayın. Meşru olan İstanbul’a karşı Ankara’nın egemenliği daha baskındır zira elinde silah vardır. Weber, devletten bahsederken, silah kullanma yetkisine sahip olan tek yapı olduğunu söylemektedir. Bunu egemenin özelliği olarak da anlayabiliriz. Yani egemen, esasında, silaha sahip olma, veya silaha sahip olan diğer grupları sindirebilme veya elimine etme becerisine sahip olandır. Bu, bir kere kurulmuş olan devletin ayakta kalmasının, görece, daha kolay olmasının sebebidir. Devletlerin yıkılışlarında pek çok grubun silahlanmış olması, yalnızca bir grubun devleti yıkabilecek güce sahip olamamasının sebebi de buna gelmektedir.

Egemenin meşruiyetinin kaynağı, bu halde, silahtır diyebiliriz fakat burada ikincil bir sorun çıkar: Yalnızca silah devleti devlet yapabilir mi?

Bir devlet, çok genel olarak, üç temel üzerinde var olur: (Belirli sınırlar içerisinde) para basma, bürokrasi, ve silah kullanma hakkını tekeline almış olması gerekir. Yerleşik her devlette bu üç temel özellik bulunur, devlete karşı çıkan yapılar ise bunların üçüne de sahip olmadan bir devlet olarak var olamaz. Devlet, bunların birisini kaybettiğinde meşruiyeti sallanır, uzun süreli olarak bunların birini kaybettiğinde ise devlet olma özelliğini kaybeder. Bunların ikisini kaybeden bir devletse süreden bağımsız olarak çökmüş durumdadır2. Yani silah tek başına egemenlik için yeterli değildir fakat çok kuvvetli bir araçtır.

Peki egemenin meşruiyeti yalnızca yönetilenlerin rızası (İng. consent) ile midir? Evet, meşruiyetin kaynağı budur. Meşru olmayan her egemen, eninde sonunda, egemenliğini kaybedecektir.

Son bir soruyla bu kısmı bitirip meşru egemenin neler yapabilip neler yapamayacağı sorusuna bir sonraki giride değinelim: Yasallık ve meşruiyet arasındaki ilişki nedir? Burada kastettiğim yasal egemenin meşruiyetini sorgularken yasal olanın, ya da yasanın, meşruiyetini sorgulamaktır.

Yasa da, tıpkı egemen gibi, rıza ile meşru olur. Yönetilenler yasaya rıza göstermiyorlarsa egemen nasıl meşru olmayacaksa egemenlik iddiasındaki(ler), eğer yönetilenlerin rızasına paralel bir iddiada bulunuyor(lar)sa, yasanın aksine egemenlik iddiasındaki(ler) meşru olan(lar) olacaktır.

Muhakkaktır ki her yasanın ve her egemenin aleyhinde (veya karşısında) bir grup bulunacaktır, hiçbir toplum %100 benzer (İng. identical) bireylerden oluşmaz. Bu durumda ne olacaktır?

İlk anda akla gelenin aksine çoğunluğun rızası egemene meşruiyet sağlamayacaktır. Çoğulculuk ve çoğunlukçuluk ikileminde ikinciyi seçen, veya buna yönlendirilen, bir millet olsak da ilki gerçek bir meşruiyeti sağlayacaktır. Yani ihtiyaç duyulan şey toplumun olduğunca az kesiminin marjinalize edildiği bir egemenlik inşasıdır. Bu, halihazırda bir yasanın bulunması durumunda da, mevcut egemenin meşru görüldüğü durumda da geçerlidir. Erdoğan’ın “illa başkan olacağım” çıkışını, 4 Mayıs’ta Davutoğlu’nun, durduğu yerde, istifa etmesini, gereksiz ve alakasız bir şekilde olmayan bir rejim sorununu… bu şekilde okumanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Dördüncü Kısım: Güçler Ayrılığı

Ara Madde: Anayasa Yaparken Ben Yaptım Olduculuk Üstüne

Footnotes

  1. İş Bankası Yayınları tarafından basılmıştır, doğru hatırlıyorsam 1997’de çevrilmiştir. Kitap yanımda olmadığından tam tarihi şu anlık veremiyorum.
  2. Bu açıdan bakıldığında Güneydoğudaki durumu okumak ilginç olabilir.

5 comments On Anayasa Yazıları III: Egemenlik, Yasallık ve Meşruiyet

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.