Anayasa Yazıları IV: Güçler Ayrılığı

Avrupa’da, özellikle son üç asırda, egemenin gücünün ne olduğu, nelerle sınırlanması gerektiği tartışılagelmiş. Tüm feodal dönem boyunca lordun hem hakim, hem savcı, hem de yasa yapıcı olması nedeniyle serfler illallah etmiş. Sadece onlar değil, lordlar ve soylular da bundan muzdarip olmuş.

Çözümü, kimi güçlerin birbirlerinden ayrılmasını ve bunlara, birbirini denetim altında tutan farklı yapılarca sahip olunması gerektiğinde bulmuşlar. Önceleri, imparatorlukların hala etkin olduğu zamanlarda, iki güçten bahsetmişler: Yasama ve yürütme bir yanda, yargı bir yanda. Sonraları, Montesquieu ile beraber, üçe çıkmış bu ayrım ve yasama, yürütme, yargı güçlerinden bahsedilmiş. 20. asırda kitle iletişiminin artmasıyla medya da bu üç gücün yanında, bazen üzerinde, görülmüş ve dörtlü bir güçler ayrımı ortaya çıkmış.

Bu üç gücün birbirini denetlemesi ve dengelemesi şu şekilde olacaktır denilmiş: Yasama yasaları yapacak, yürütme bu yasaları uygulayacaktır. Yargı, bunların anayasayla ve kabul edilen uluslararası metinlerle (veya insan haklarıyla) çelişkili olup olmadığını denetleyecektir.

Bu güçlerin birbirinden bağımsızlığını üç örnekle gösterelim:

  1. Yasama, belli bir grubun diğerleri üzerine konmasını yasalaştırabilir. Yargı, bunun meşru olmaması nedeniyle, bunu iptal eder.
  2. Yürütme, yasayı düzgün işletmez. Yasama, yürütmeyi, bunların uygulanması için zorlar.
  3. Yargı, yasalara aykırı hüküm verir. Yasama yasayı tekrar düzenler, yargıyı buna uymaya yönlendirir.

Görüleceği üzere görece en büyük kuvvet yargınındır. Her ne kadar yasalarla eli kolu bağlanmış olsa da bunların uygulanması, esasında, yürütmeden dahi çok yargının elindedir zira uygulanmayan yasa nedeniyle bireyler veya kurumlar yargıya başvurabilir. Modern devletin (bürokratik) bir hukuk devleti olarak anılması da bu nedenledir: Hiçbir kurum yasadan üstün değildir.

Yasaların nasıl hazırlanması veya uygulanması gerektiği konumuz dışında olduğundan buna girmiyorum. Sadece bu konuda çok büyük bir literatürün olduğunu, bunun da neredeyse tümünün ahlakla ilintilendiğini, ahlaki olmayan yasaların (tabi ki başta anayasa olmak üzere) meşruiyetinin sorgulandığını belirtmek isterim.

Peki bu üç güç bir arada olursa ne olur? Cevap açık, kısa, ve korkutucudur: Zorbalık.

Denetlenemeyen güç daha başından sapkındır ve sapkınlığı, kaçarı olmayacak bir biçimde, artacaktır. Tiran bir kere doğar, var olduğu sürece de tiran olmaya devam eder. Bir şekilde oturduğu koltuktan alaşağı edilse bile, ki bu muazzam kanlı bir süreç olacaktır, hayatta olduğu süre boyunca kan dökmeye ve döktürmeye devam edecek, bu pozisyona geri dönmeye çalışacaktır. Avrupa’nın kanlı tarihinin ardından ulaştığı barış, tiranlık yapmaya çalışanları durduran, sanki genlerindeymiş gibi özümsedikleri bu güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü sayesinde gerçekleşmiştir. Bu barışın ne kadar stabil olduğu sorgulanabilir olsa da gösterilen gelişim, en azından görülebilen gelecekte de, bu barışın içeride sağlanmaya devam edeceğini gösterir durumdadır.

Üç gücün bir arada olmasının ikinci sorunu, toplumda huzurun hiçbir zaman tesis edilebilmesine imkan vermemesinde yatar. Bir şekilde devletin silahlı gücünü alaşağı edip devlet aygıtını ele geçiren herhangi bir grubun (göreli) çoğunluğu bastırabileceği gibi ötekileştirilen (göreli) azınlıkları bastırabilecektir. Pratikte göçün imkansıza yakınsadığı bir dünyada devletin kendi vatandaşını, hele ki bir grubun çıkarı için, ötekileştirmesinin sonuçları kısa vadede egemenin faydasına görülebilse de orta vadede, egemen de dahil olmak üzere, herkesin zararına olacaktır.

Üçüncü bir sorun, denetimsizliğin pervasızlığıdır. Böylesi bir sistemde liyakat yerine sadakatin geçer akçe olması nedeniyle yasa ve meşruiyet aramayan kadrolar, beraberinde amaçsız ve idealsizce, yalnızca geçici faydalar için çalışacak, devletin sonunu kolaylıkla getirebileceklerdir. Garip bir olaydır ki Fethullahçı kadroların tasfiyesinin başlamasından sonra Türkiye daha da geriye gitmeye başlamıştır. Bu grup elendikten sonra hala içeride kalabilen parti dışı kadrolar da ortadan kaldırılınca elimizde bir avuç iş bilmezin kalabilecek olması, sadakatle liyakatin birbirine zıt olduğunu, birinin olduğu yerde diğerinin olamayacağı gibi bir sonuca da bizi götürebilecektir.

Peki yargı sözde ayrıştırılıp iki güç, yasama ve yürütme birleştirilirse ne olur?

Kısaca yürütmenin denetlenmesi yalnızca yargıya kaldığı için 1) ötekileştirme başlar (“biz iş yapıyoruz, bunlar mahkemeye gidiyor ve bizi durduruyor” sözlerini kaç kere duyduk hatırlayın) ve sonunda üç kuvvetin birleşmesine giden bir süreç olur (bugünkü mahkemelerin siyasetten bağımsız olmadığı ortada. Yargının hepten ortadan kaldırılmak istendiği de bir Türkiye gerçeği), 2) yargının eli kolu bağlanır, iş yapamaz hale getirilir, 3) yasaların pek çoğunun meşruiyeti, ötekilerin daha da ötekileştirilmesi nedeniyle, ortadan kalkar, ve 4) yasama pratikte yok olur, yalnızca yönetme, yani bir oligarşi ortaya çıkar.

Türkiye’nin geleceği, iddia edildiği üzere, güçlerin birleştirilmesinden değil aksine ayrıştırılmasından ve buna dokunulmamasından geçmektedir. Kısa vadede AKP’ye fayda sağlayacağı düşünülen böylesi bir hareket, senelerdir söylediğim ve korktuğum üzere, bir iç savaşı ilanihaye kaçınılmaz kılacaktır – bugün değilse yarın, fakat mutlaka ve mutlaka bu gerçekleşecektir. Bugün Kılıçdaroğlu’nun ne dediğini anlamazdan gelip laf salatası yapanların bu gerçeği bildiğini ve tam da bu nedenle lafı evirip çevirdiklerini sanıyorum.

Sonunda kendi geçici menfaatleri için gruplar bir ülkeyi, on binlerin kanını kendilerine helal görecekler mi?

Cevap evet gibi duruyor. İzleyip göreceğiz.

Beşinci Kısım: Yasa ve Anayasa, Meşruiyet ve Adalet 

Ara Madde: Devletin ve Yargının Meşruiyetini Sarsan Yargıtay’ın “Charlie Hebdo” Gerekçeli Kararı

3 comments On Anayasa Yazıları IV: Güçler Ayrılığı

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer