Anayasa Yazıları VI: Adalet

Neden bir devlete ihtiyaç duyarız?

Locke ve Rousseau’ya yakın bir doğal durum (state of nature) tanımlamam bulunmakta. Çok kısaca şu şekilde açıklayabilirim: İnsanlar güvenliğe ihtiyaç duyarlar fakat yalnızca güvenlik insanlara yeterli değildir. İnsan, rahatlığı ve çevresini anlamlandırabilmeyi ister. Bu nedenle gruplar oluştururlar. Bu gruplarda güvenliği buldukları kadar boş vakti, hayatlarını ve çevrelerini anlamlandırabilmek için ihtiyaç duydukları temel etmeni, bulurlar.

Bir grup bir defa oluştuktan sonra bundan ayrılmak pek kolay değildir. Bir kişi veya grubu ayırmak da pek kolay değildir. Bu nedenle kurallar koyar ve buna uyarlar. Güvenliğin ve iş bölümünün ötesindeki anlamlandırma ihtiyacı nedeniyle kurulan bu gruplar büyür, hırs ve açgözlülük de işin içine girer ve sonunda devlet denilen yapıya ulaşırız.

Bu kısa açıklamada iki önemli nokta var. İlki anlamlandırma ihtiyacı, ikincisiyse gruba giriş ve çıkışın zorluğu. Bunlar nedeniyle koyduğumuz kuralları diğer her şeyin üstünde tutarız – ta ki hayati zorluklar çıkana kadar.

Devletin adalet görevi tam da buradan doğar: Hiçbir kişi veya zümre diğerinden daha fazla hayatını anlamlandırma hakkına sahip değildir. Grubu oluşturmuş olduğumuz için kişilerin bu hakkına saygı göstermemiz gerekir. O ki devlet hepimizin tümü olduğu kadar hepimizin de (güç olarak) üstündedir, devlet bizim bu yükümlülüğümüzü gerçekleştirmelidir.

Peki, adalet nedir?

Bu soru muazzam çetrefilli bir konudur. Öncelikle tanımlamada kullanacağımız kelimeler bir döngüye girmektedir (hak-adalet-hakkaniyet-eşitlik-vesaire). Bu sorunu aşabilsek bile ikincil bir sorun bizi bekler: Neyin adaleti? Bu soruya girmemeyi, yazının salahiyeti için, seçiyorum.

Adaletin en basit tanımlarından birini Aristo’da bulmaktayız. “Eşitlere eşit, eşit olmayanlara (eşitliği sağlamak için) eşit olmayan şekilde davranmak”. Ünlü bir karikatürdür, görmüşsünüzdür. Ormanda çeşitli hayvanlar bir öğretmenin karşısındalar. Öğretmen “eşitliği sağlamak için hepinizi aynı sınavdan geçireceğiz. Şu ağaca tırmanın” diyor:

Fil o ağaca çıkabilir mi ki?

Aristo adaletin bir önemli yanını bize göstermiş bulunmakta. Adalet, farklılıkları gözetmek zorundadır, farklılıkları gözetmeyen şey adalet olamaz. Yasada, örneğin, adam öldürmenin çeşitli halleri tanımlanmış durumda. Nefsi müdafaa ile taammüden adam öldürmek bu nedenle farklı. Polisin alıkoyma hakkı varken vatandaşın bu hakka (suçüstü durumlar haricinde) sahip olmaması da aynı şekildedir.

Peki, adaletin başka ne özellikleri vardır? Adalet, hakkı sahibine teslim etmekle mükelleftir. Hak nedir? Kısaca kişilerin sahip oldukları şeylerdir. Bunlar maddi ve manevi şeyler olabilir. Eğitim hakkı gözle görülmese de artık bir insan hakkı olarak tanımlanmıştır. Benzer şekilde ücretini ödeyip elde edebilmek için hayatımın bir kısmını harcadığım evim de benim hakkımdır.

Bir üçüncü özellik olarak adalet, öznesi olan herkese ve her şeye eşit yakınlıktadır. Bu, en başta dediğim şeye bir dönüştür: Kimse diğerinden yüksek veya alçak değildir. Kimsenin hakkı diğerinden az veya fazla değildir. Kimsenin farklılığı, adaletsiz bir şekilde, diğerinin üstüne çıkma hakkını vermez.

Adaletin dördüncü özelliği, iki kaynağının olmasıdır. Adalet bir yandan yasalardan beslenir, ve yasaların adaleti sağlaması beklenir, öte yandan yasaya ihtiyaç duymayan doğrular ve gerçekler vardır. Daha önce verdiğim bir örneği vereyim: “Eşcinsellerin kökünü kurutalım” diye referandum yapabilir miyiz? Öküz bir demokraside evet, bunu yapabiliriz. Bunu “eşcinsellik yasaktır, filandır” diyerek anayasaya da koyabiliriz, yasa da yapabiliriz. Mahkemeler bu yasaya göre davranmak zorundadır. Gelgelelim yasanın üzerinde başka bir hakikat vardır. Doğruyla çelişen bir yasa kadüktür. Bu yasaya uymamak da, bize garip gelebilse de, meşrudur.

Burada önemli bir soru çıkar karşımıza: Uyup uymayacağımız veya uygulayıp uygulamayacağımız yasaları neye göre oluşturacağız ve bileceğiz?

Bunun cevabını vermeden önce adaletin genel bir tanımını yapalım zira konuyu biraz değiştirmiş olacağız:

Adalet, hakkı sahibine teslim etmek üzere, aynılık ve farklılıkları göz önünde bulundurarak, herkese eşit mesafede durarak, evrensel kuralları bulup bunlara uygun davranmaktır.

Adaletin durağan değil hareketli, başka bir deyişle kâğıt üzerinde değil hayatın içerisinde bir şey olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Bizim ülkemizde adalet de bize benzeyip atıl kalmış olsa da adalet, hiçbir an, statik değildir. Kinetiktir, hareketlidir, her an karşımızdadır.

Şimdi sorumuza geri dönelim. Adaletin tartışılagelen iki esas kaynağı var. İlki evrensel doğrular bulunmasından bahsetmekteyken diğeri kültürden normlara toplumların farklı olduğunu, dolayısıyla tek bir kaynağın olamayacağını söylemekte. Bu bakışların ikisi de kendi içerisinde doğru noktalar barındırsa da ikinci tezin muazzam bir boşluğu var. Bu nedenle bununla başlayıp ikinci tezi direk elemek istiyorum.

Hiçbir toplum durağan değildir. Toplum, tıpkı ekonomik veriler gibi, bir anın fotoğrafını çekip onun üstüne çalışılabilen, fakat asla her anı takip edilebilen bir yapı değil. Sosyoloji, antropoloji ve arkeoloji bize göstermiştir ki savaşlar gibi en beklenmeyecek olgular dahi toplumu değiştirmekte, kültür alışverişine olanak sağlamakta. Başka bir deyişle toplum anbean değişir, kimi değişmemiş, veya az değişmiş, toplumsal trendler bulabilsek de değişmiş ve ortadan kalkmış olanların çokluğu nedeniyle herhangi bir anın fotoğrafını çekip o ana uygun yasalar yapmak, toplumu düzenlemek veya adalet sağlamak, 3 gün sonra değilse de 3 sene sonra geçerli bir düzen kurmamıza yardımcı olmayacaktır. Bu nedenle bu alternatif geçerli bir alternatif değildir.

O halde evrensel doğrularla baş başa kalıyor ve esas sorunlu noktaya geliyoruz. Bu evrensel doğruları neye göre bulacağız, meşru ve geçerli olduğunu nasıl anlayacağız?

Buna, şu ana kadarki, en güzel cevabı Kant vermiştir. Kategorik zorunluluk şeklinde çevirebileceğimiz üç basit cümle vermiş ve bunlarla ahlaklı davranabileceğimizi söylemiştir1.

Kant öncelikle, biraz anlaşılır bir dile çevirirsek, “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” demektedir. Yani hem öyle davran ki başkaları aynı davranışta bulunduğunda serzenişte bulunma, hem de herkesin öyle davranmasını isteyebil. Çalıştığım yerdeki bir abimin çocuğuyla konuşuyorduk. “Vali olayım ben, O ne isterse oluyor” dedi. Bu birinci buyruğu anlattım biraz. “Vali ‘her isteğim olsun’ derse ahlaklı olur mu?” dedim, altı üstü 5 dakika Kant anlattığım 12 yaşında çocuk “hayır, bu ahlaksızlık olur” dedi.

5 dakika, 12 yaş. Diğer yanda yediden yetmişe milyonlar…

Kant’ın ikinci buyruğu “kimse senin oyuncağın değildir. Kimseyi araç olarak göremezsin, herkes kendi başına bir amaçtır” der. Yani her insan nihayetinde bir insandır ve kimse bir insanı kendi amaçları için kullanamaz. Buna kişinin kendisi de dahildir. Çocuğumuza “ben öyle istiyorum, o halde gidip bana çay getirsin” dediğimizde ahlaklı davranmamış oluruz.

Kant son olarak “artık her rasyonel kişi kendi kaidelerine uyarak yaşasın” diyor. Yani tutarlı ol, yanar döner olma, güvenebilelim sana diyor. “Hırsızlık kötüdür ama ben yaparsam iyidir” diyemezsiniz diyor, “kızım sevişirse orospu ama oğlum sevişirse aslan” diyemezsiniz diyor.

Ben burada basit örnekler verdim, karmaşıklarını kendiniz bulup cevaplandırabilirsiniz.

Adaleti sağlamakla yükümlü yasalar bu üç kurala uymaya çalışıyor, bunu da yukarıdaki dört maddeyi sağlamak üzere yapıyor. Yani yasalar adalete uymaya çalışıyor, adalet yasalara değil. O halde adaletin ötede, uzakta, bir nevi mağaranın dışında2 bir yerde olduğunu söyleyebiliriz.

Biraz kaçınmaya çalıştığım soruya geri dönelim. Adalet o ki ötede bir yerde, biz onu tam olarak bilemeyiz, ancak algıladığımız kadarıyla ona ulaşırız. Şu ana dek bulduğumuz çözümler içerisinde liberal olanlar en iyileri olsa da şöyle bir sıkıntı var: Liberalizm, beraberinde bir değerler silsilesiyle gelir. O halde bizim seçimimiz ve uygulamamız, nihayetinde, yine rasyonel olmayan ürünler aracılığıyla olur.

Bu bir çelişki midir? Buna yanıtım hem evet, hem de hayır oluyor – ki bu da “bilmiyorum” demenin ayrı bir yolu. Evet diyorum, çünkü rasyonaliteye yüklenen anlam, insanın insan olmaktan uzaklaşması demek. Hiçbir normdan, değerden, geçmişten, gördüğü ve hayal edebildiği yapılardan… uzak kişi yok ve olabilmesi mümkün değil. Bu nedenle zihnimizin son noktasına dek ilerlesek de kimi şeylerle bağlıyız ve seçimlerimiz bir anlık fotoğrafı yansıtıyor denilebilir. Öte yandan çelişki değildir zira bir anın fotoğrafı yerine akış gözetilir, spesifik kurallar yerine genelgeçer çıkarımlar yapılır ve uygulanır.

Adaletin bu uzun girişinden sonra konumuza kısaca dönüp bitirelim – zira bence pek çok şeyi söylemiş bulundum.

Yasaların görevinin adalet dağıtmak olduğunu söyledim. Anayasa, yasaların da üzerindeki ve yasalara meşruiyetini kazandıran bir ve büyük yasa olduğundan hem adaletli yazılması veya yapılması, hem de adaletli uygulanması gerekli. Bunun anlamı, aslında ilk iki yazıda belirtilmiş olan, şudur: Anayasanın, en azından günümüz devletinde, meşru olması ve devleti meşru kılabilmesi için adil olması gerekli. Yani adalet ve meşruiyet, en azından şu anda, birbirinin eş anlamlısı gibi.

Peki nasıl adil olur?

Bu sorunun cevabını biraz verdiğimi sanıyorum. Önceki beş yazının tekrarını yapmak istemediğimden tek bir şeyi eklemek istiyorum: Adaleti ne yalnızca siyasilere, ne yalnızca hukukçulara bırakmamamız gerekli. İlki adaletsizliği doğururken ikincisi gerekli olan geniş bakışa sahip olabilecek değildir. Bu nedenle (özellikle) anayasa, sosyologdan psikologa, antropologdan öğretmene çok geniş bir güruhun birikimlerini içermek ve yansıtmakla daha düzgün oluşturulabilir. Bizim yasa yapıcılar bir adamın emirlerini kağıda geçirmekten başka bir şey düşünemiyorlarsa da bunun zararlı bir davranış olacağı açıktır.

Bu, diğerlerinden uzun olan, yazının özetini şu şekilde yapabileceğimi düşünüyorum: Adalet, sayılan dört özelliği sağlamak için Kant’ın sunduğu üç kurala uygun oluşturulur ve davranır; anayasa da buna göre hazırlanır ve uygulanırsa meşru, adil ve düzgün bir anayasa, dolayısıyla da devlet, sahibi oluruz.

PS: Konuyla alakalı olmadığından en sona eklemek istedim. Wikipedia’da categorical imperative sayfasının Türkçe çevirisi yok. Rawls’ın kitabının çevirisinin olmadığını da hatırlayın. Anlaşıldığı kadarıyla yazmayı/yazabilecek beyinler geliştirmeyi geçtik, bu 19. ve 20. asırları etkilemiş metinleri çevirmeye bile ihtiyaç duymamışız. Ne kadar zavallıca…

Yedinci Kısım: Anayasanın Uzunluğu ve Dili

Footnotes

  1. Burada hemen belirtmem gerekir ki adalet ve ahlak arasındaki ilişkiye girmeyeceğim. Adaletin ahlaklı olması gerektiğini belirtip geçeceğim. Bu basit, çok basit, muazzam basit ön kabulün herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duyacağını düşünemiyorum.
  2. Aristo’nun mağara alegorisine bakınız.

1 comments On Anayasa Yazıları VI: Adalet

Leave a Reply

Site Footer