Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık: Yüz Yıllık Karmaşa

1904’te Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset isimli (buradan erişebileceğiniz ve ağırlığına karşın pek kısa) bir makale yazıyor. Bu makalede Akçura özetle şunu söylüyor:

İmparatorluk zor zamanlardan geçiyor ve yıkıldı yıkılacak. Takip edebileceğimiz, her birinin kendi artıları ve eksileri olan üç siyaset vardır: Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık. Hangisini seçelim?

Akçura sorusuna bir yanıt vermese de Türkçülüğü seçtiği ortada. Atatürk de, o günlerdeki her akıllı ve mantıklı insan gibi, Türkçülük cevabını (aşağıda da anacağım) bir modifiyeyle veriyor ve Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor.

Aradan geçen bir asırdan fazla zamandan sonra Akçura’nın sorusunun hala geçerliliğini korumasının acısını bir kenara bırakıp günümüze seslenen farklı bir soru soralım: Bugün pek çok kişi kendisinin Türkçü ve İslamcı veya Türkçü ve Osmanlıcı olduğunu iddia ediyor, küçük bir kısımsa kendisini İslamcı ve Osmanlıcı görüyor. Bu mümkün müdür? Bir anda bunların ikisini birden olabilir miyiz?

Bu sorunun cevabı kesin ve net bir hayır olmakta, Akçura da buna ekseriyetle katılmakta (sf. 26). Önce bunun temel nedenini söyleyelim, sonra kısaca üç siyasete ve ne yapmamız gerektiğine bakalım.

FETÖ Dili, Tağut, 309

Bu aralar haşmetlu ve şürekası, kendi dediklerini demeyen ve kendilerini bila kayd-u şart desteklemeyen herkesi Fethullahçılıkla suçluyor. Uzun senelerdir de “ya bizdensiniz ya terörist” diyorlar. Yani Tayyipçi olmayan herkes terörist ve darbeci. Koyduk bunu kenara.

Bunların bir de yerlilik ve millilik iddiası var. Daha önce bunu da yazmıştım: Bunlara göre Atatürk de yerli ve milli değil. Ben, bu zihniyete göre, yerli ve milli olmadığım için gurur duyuyorum. Bunu da bir daha not edelim.

Bu zevata göre yerli ve milli olmayanların darbeci, terörist ve vatan haini olduğunu da hatırlayalım.

Ne var elimizde? Tayyipçiler vatanperver, muhalifleri vatan haini. Tayyipçiler muteber, onları gayrımeşru bulanlar da terörist.

Memurluk Anıları X – “Milletin” Vekilinden Torpilli

Pek kısa memuriyet hayatımın yarıdan fazlasında huzurevinde çalıştım ben. Küçük, sakin bir şehirde memur olmanın güzel yanıdır, kurumlar küçüktür. Huzurevi de küçüktü, kıl kimseler de 1-2 taneydi. Kafa rahat çalışılabiliyordu – tabi rahat olunabildiği kadar.

Bir gün müdürüm “başımızda bela var” dedi. Dedim “hayırdır patron? Vur de vuralım, kır de kıralım”. Öyle seviyorum, öyle seviyoruz kendisini. Dedi “bulaşıcı hastalığı olan dayının biri var. Hastalığı da pasif durumda şimdi”. “E” dedim “reddedeceğiz her halükarda”. “Öyle değil” dedi. “Zaten ben dedim bunu alamayız, kanun kitap belli diye ama iki ‘millet’vekili soktular araya. Ben bu işin vebalini alamam dedim, komisyon kurup karar vereceğiz dedim. Alsak bir türlü, almasak başka türlü” dedi.

Bakın benim patron on numara insandı. Aşığıyım dediğimde benim hatunceğizin “he la iyi insan o” dediği biri ki tanımaz etmez. Buna yüklenirlerdi Tayyipçi olmadığından. Kendisini korumak üzere çok detaylara girmeyeyim, on numara insan olduğunu söyleyeyim ve devam edeyim.

Devlet Geleneği Üzerine

Türkiye’de sürekli kullanılan argümanların birisi de Türkiye’de bir devlet geleneği olduğudur. Peki devlet geleneği ne demektir ve Türkiye’de gerçekten var mıdır? İlk sorunun cevabını önce gelenek, sonra teamül kelimelerine bakarak vermeye çalışalım, bu temelle ikinci soruyu da cevaplandıralım.

Hukukun Üstünlüğü Ne Demektir, Ne İşe Yarar?

Önemli bir detayı düzelterek başlayalım. İngilizce rule of law teriminin birebir çevirisi yasanın hükmetmesi demek. Terimde kullanılan rule, hem kural hem de hükmetmek anlamını taşır. Örneğin “1455 senesinde İstanbul’da Fatih hüküm sürüyordu” cümlesini İngilizce kurduğumuzda kullanacağımız kelime rule olmakta.

Kelimeler önemlidir zira kelimeler hem zihinsel yapımızdan çıkar ve aklımızdakini anlatır, hem de karşımızdakinin ne anlayacağını belirler. Hukukun üstünlüğü tabirinde “hukukun bir şeylere karşı üstünlüğü” akla gelir ve hukukun üzerinde de bir şeylerin olabileceği düşünülebilirken, benim daha tercih edilebilir bulduğum hukukun egemenliği1 tabirindeyse hukukun üzerinde başka bir şeyin bulunamayacağı, ancak kendisine rakiplerin bulunabileceği, bu rakiplerin de egemenlik kaygısında bulundukları anlaşılabilir.

Muhafazakar Demokrasi Nedir, Mümkün Müdür?

CEU’daki son günlerimden birinde, kütüphaneye veda ederken Yeni Bir Türkiye’nin Doğuşu şeklinde çevirebileceğimiz, M. Hakan Yavuz isimli birinin editörlüğünü yaptığı ve Utah Üniversitesi Yayınları’nca basılan bir kitap karşıma çıkmıştı. Yalçın Aydoğan’ın “muhafazakar demokratik politik kimliğin anlamı” başlıklı bir yazısı (veya konuşması?) da bulunan bu kitapta AKP’nin ülkeyi nasıl olumlu bir şekilde dönüştüreceği, aslında nasıl da güzel olduğu, destekleyicilerinin nasıl ezilmiş oldukları, ötekilikten nasıl da egemenliğe ulaştıkları ve geliştikleri… ballandırılarak ve şevkle anlatılıyordu.

Geçtiğimiz seneler göstermekte ki ne AKP o günlerde yabancılara savunduğu ve onların hayranlıkla desteklediği argümanı gerçekleştirdi ve ülkeye demokrasi getirdi2, ne de muhafazakar demokratlık pek savunulacak bir şey değil. Peki, muhafazakar demokrat olunabilir mi? Olunursa nasıl olur? Bu serinin yarının Türkiye’sinde belki işe yaraması için bu soruyu cevaplandıralım.

Erdoğan ve Yıldırım’ın Resmi Sonu İlanı

Tayyibanın (i.e. Erdoğan ve şürekasının) bir güzel özelliği var: Bir şey yapacakları zaman önceden söylüyorlar. Dahasına gerek yok, iki örnek vereceğim:

Aralık 2012: Kuvvetler ayrılığı önümüze engel olarak dikiliyor.

Mart 2016: Ya bizim yanımızda olacaklar ya da teröristlerin yanında yer alacaklar. Bu işin ortası yoktur.

Ben, pek çok insan gibi, bunların ikisi hakkında da tedirgin oldum. Yazdım1, söyledim. Dedim ki bu iş böyle gitmez, patlayacağız. Kimi inanmadı, kimi inanmak istemedi, kimi insansa da “elden ne gelir?” dedi ben gibi.

Uzun uzun çizelgeyi sunmaya ve anlatmaya gerek yok. Bugüne bir anda gelmedik. Benim olanca umutsuzluğum kendi kötümserliğim nedeniyle değil. Her birini önceden gördük, görmezden geldik. Bugün artık son noktada olduğumuzu, yolumuzun bittiğini, Türkiye’nin 2019’u (en azından bu hükümet devrilmedikçe ve bu devletsizlik ortadan kaldırılmadıkça) görmeyeceğini söylüyorum. Hala kimileri inanmıyor, kimileri inanmak istemiyor, kimileri “elden ne gelir?” diye soruyor.

Elden ne gelir diyenleri şu başlığa aldıktan sonra yazıya, sonunda, geçelim.

Türk Tiyatrosunun Yüz Aklarından Biri: Ferhan Şensoy

Türkiye’de tiyatroya ilgi yok. Şehir Tiyartolarında tam bilet fiyatı 18 lirayken Özdilek Park diye bir yerde üç boyutlu bir filmin tam bilet fiyatı 16 lira. Aradaki fiyatsal fark 2 lira, fakat aralarındaki alınan haz farkını ölçmenin bir yolu yok. Bir defalığına olsun tiyatroda, en kötü oyunu en kötü oyunculukla izlemiş birisi dahi tiyatronun sinemaya aslında ne kadar üstün olduğunu, ne kadar güzel olduğunu anlatabilir.

Tiyatro izleyicisi olarak1 bir dolu şey yazabilirim. Bir sosyolog veya siyaset bilimci olarak da söyleyecek sözlerim var. Fakat bu yeni seriye başlama sebebimi söyleyerek konuya geçmeyi tercih ediyorum:

Türkiye, kaliteyi “kaldırabilen” bir ülke değil. Sinema karşısında tiyatronun kaybetmesi bunun bir sebebiyse Emel Sayın karşısında merhum Kani Karaca’nın kaybetmesi de bunun bir sebebi. Bu seriyle ben belki unuttuklarınızı hatırlatmak, belki bilmediğiniz/duymadığınız isimleri sizlere göstermek amacındayım. Bir tekini dahi anlatmaya haddim ve yetim olmayacağından bulabildiğim kadarıyla kendi kayıtlarını, videolarını, yazılarını, şiirlerini… önünüze sunacak, sonra kendi beğendiğim eserleriyle yazıları sonlandıracağım. Her ne kadar Şensoy’dan “daha önemli” isimler varsa da ekserisi hamuşana, yani sessizlere karışmış durumda. Hala hayatta olan bir isimle başlamak istedim ve Şensoy ilk aklıma gelen kişi oldu.

Devlet Neden Şiddeti Tekeline Alır ve Almalıdır?

696 sayılı KHK gündemimizdeyken şiddet ve şiddeti uygulama hakkında birkaç şeyi, aktif /pratik siyasetten teorik siyasete geçerek söyleme ihtiyacı hissettim. Umarım bu yazıyla, ilgili 121. maddenin ve HÖH gibi oluşumların neden tehlikeli olduğu da açıklığa kavuşabilir.

Bir Hukuk Profesörünün Zırvaları

696 sayılı KHK’yla devam ediyoruz. Kahramanımız “hukuk profesörü” Ersan Şen. Sitesine göre esas alanı ceza hukuku. Kaynağımız da 26 Aralık 2017 tarihli Teke Tek programı. İlk 15 dakikayı izledim, geri kalanını midem kaldırmadı. Ondan programın devamı izlerseniz (ki ben izlemedim ve izlemeyeceğim) başka yumurtalar da bulabilirsiniz.

Baştan notumu düşeyim: Türkiye’nin genelinde olduğu gibi aynı anda hem ahlaklı, hem bilgili bir akademisyeni bulmak pek zor. Adını daha önce birkaç kere gördüğüm ama ne işe yaradığını bilmediğim bu Şen’i de iyi/düzgün görenlerin kafasına sıçayım.

Site Footer