Memurluk Anıları II – Benim Memurum İşini Bilir II: Yakup’un Yolu

(Hikayenin ilk kısmını buradan okuyabilirsiniz. O kısım bilinmezse burada yazacaklarımın eksik olacağı kanaatindeyim)

Önceki gün veri girişindeki arkadaşlarla toplantı yaptık. Kalan 4 günümüz olsa da artık isyan bayrağını çektim ve “kaç form varsa burada görevli olan insan sayısına bölünsün” dedim. Tabi ki kimilerinin yattığını gören, benim gibi çalışan arkadaşlar da bunu onayladı ve bu türlü yapmaya karar verdik. Bir anda günlük 80-90 formum 30’a indi.

Akşam verileri girerken bizim Adem ve uzman yardımcısı Yakup da aşağıda, odadaydı. Yakup gidip gelip “bize çok form vermişsiniz” diyordu. Halbuki böyle bir şey yoktu. Herkes sayılı olarak kendi payını almıştı. Herif yatmaya alışmış, benim bir günde girdiğimin yarısı kadar, hatta yarısından da az form gözünde koca bir dağ gibiydi. La havle dedim, sustum. Ta ki “biz gene size yardımcı oluyoruz, gelip burada giriyoruz” diyene kadar. Dayanamadım, döndüm.

– Buraya tatile mi geldiniz?

+ Anlamadım?

– Yatmaya mı geldiniz buraya? Siz kimden maaş alıyorsunuz?

+ Devletten.

– Devlete o parayı kim veriyor? O, bu, ben.

+ Sen nereden alıyorsun parayı?

– Ben de devletten alıyorum. Vergilerle karşılanıyor benim maaşım. Bu nedenle işimi yapıyorum oturup. Görevimi yaptığım için teşekkür beklemiyorum, paramı hak etmeye çalışıyorum. Hırsızlık yapmıyorum burada.

Bir anda sessizleşti ortalık. Yanımızdaki 3-4 arkadaş da birden gerildi. Bakanlıktan gelen, torpilli adamlara çattığımın farkında olduklarından konuyu çevirmeye çalıştılar hemen. Solumda oturan Elif, “Murat Hocam ben okuyayım sen yaz” dedi, reddettim. Zaten kalmış 2 form, gereği yok. “Yok yok, ben okuyayım” dedi. Yandan Süleyman girdi topa, “”seni hemen göndermeye bakıyor işte” dedi. “Yanlış bir şey söylemiyorum” dedim. “Görevimizi yapmamız lazım, hırsızlıktır bu” dedim tekrar.

Gariptir, suratları kayış gibi olduğundan herhalde (ki “torpille girdik biz” demekten zerrece çekinmeyen “insanlarda” onur, gurur, haysiyet ne kadar aranır bilemiyorum), ses etmediler. Bitirdim elimdeki iki formu, iyi akşamlar dedim arkadaşlara, çıktım odaya.

Yolda iki şey düşündüm:

1- Bunlar torpilli adamlar. Yarın öbür gün uğraşmaya başlasalar benle, hukukun olmaması sağ olsun, sığınacak bir limanım yok. Hukukun ne kadar gerekli olduğunu bir kere daha fark ettim ve bu satırları yazmaya, en azından bir kanıt bırakmaya karar verdim.

2- Üzüldüm. Bu memleketin 2023’ü görmeyeceğini biliyorum ama geride kalan enkazın, her ne kadar bana düşman olacak olsa da, benimle bir bağı olacak olması nedeniyle üzüldüm. Bu yetmedi, doğruyu söylemeye çekinmesine üzüldüm insanların. Dediğim sözler yanlış da değildi, yalan da. Oda arkadaşım Nazmi de söyledi bu sözleri bu “adamlara”, benim gibi doğrudan olmasa da. “Bari ortalıkta görünmeyin, insanların sinirini bozmayın” dedi. “Beyt-ül maldır bu” dedi. Surat kayış gibi dedim ya, yer mi?

Akşamın ilerleyen saatlerinde aşağıya indim tekrar, internet orada çekiyor diye. Bu iki uzman arkadaşın karşısında oturan iki kız, “bizim burada fazla var” dediler. Saydılar, 100’e yakın çıktı. Halbuki iki kişinin payı 60 tane ediyordu. Bu iki uzman arkadaş, kendi paylarını girmemeleri yetmemiş, başkasının formunun üzerine koyup “biz bitirdik ya” deme hakkına sahip olmuştu. Şahit de olmadığı için elimizde kanıdımız yok ama olayı duyan herkesin bu yorumu yapması, sanırım, biraz fikir verebilir.

“Eski” Türkiye Cumhuriyeti, kötü de olsa, bir kimliğe sahipti. “Yeni Türkiye” ise işte bu.

Daha fazla yorumum yok.

2 comments On Memurluk Anıları II – Benim Memurum İşini Bilir II: Yakup’un Yolu

Leave a Reply

Site Footer