Bir Türkiye Manzarası, veya AKP Nasıl Gider?

(Bu yazı ilk defa 10 Mart 2015’te önceki blogumda paylaşılmıştır)

Bir arabanın zor sığdığı, asfaltı olmayan bir yoldayız. Toprak, son kar yağışının üstünden iki hafta, son yağmurun üstündense bir hafta geçmiş olmasına rağmen, hala kurumamış. Yerler çamur. O günün sabahında yıkanmış olan araba çoktan kirlendi bile – ki bu daha gittiğimiz ilk köy. Daha bunun gibi, daha iyi ve daha durumda olanlar hariç, pek çok köye gideceğiz.

İlçe merkezinden yarım saat uzaktayız – belki biraz daha fazla. Sol yanımızdaki dağlar, üzerine çıkmakta olduğumuzdan daha yüksek. Gök tertemiz, bir bulut bile yok. Altımızda nehir sakin sakin akıyor, ağaçlar yaklaşan baharı bekliyor.

Gördüğümüz ilk evin numarasına bakıyoruz. 41. Biz 26 numaraya gideceğiz. Köyün ortalarına doğru ilerliyoruz. 40, 39, 38, 37… Biz ilerledikçe önümüze sadece köpekler çıkıyor. Ne bir inek var görebildiğimiz, ne bir tavuk. Burada hayvancılık yok. Tarım desteği olarak 1000 metrekare alana senede 4 lira veriliyor ve kendilerine yetecek kadar, birkaç parça, ottan başka bir şey üretilmiyor.

Senede 4 liraya sinek yetiştirilebilir mi ki acaba? Birkaç tane de değil, tek bir sinek?

Hedefimize ulaşıyoruz: İki katlı, muhtemelen 30-40 yıl önce yapılmış, o günden sonra hiç tadilat görmemiş bir ev. Yıkık dökük değilse de sağlam olmadığını anlamak için mühendis olmaya gerek yok. Boyası yok. Dış kapısı yıllar içinde yıpranmış, kurtlar dışını bile yemeye başlamışlar artık. Camların pervazları da kapıdan farklı değil.

Kapıdan giriyoruz. Evin zemini tahta, altı ahır. Hayvanların ısısından faydalanabilmek için tahtaların arası boşluklu yapılmış. 82 kiloyla üstünde yürüdüğümde tahtalar esniyor. Kırılmalarından korkup büyük adımlar atıyor, evin içini inceliyorum:

Tıpkı dışı gibi içinde de boya yok. En son sıva yapıldığında, ihtimal ki, Hz. İsa daha çölde Şeytan tarafından sınanmamıştı. Evdeki eşyalar, üçü hariç, ikinci el eşyacının bile para vermek istemeyeceği kadar eski ve kirli: Halılar, koltuklar, çekyatlar, sehpalar, tabaklar, çatallar, kaşıklar… Prizler ve lambalar dahi etrafına uyum sağlamış durumda.

Tüm bu eskilik ve kir içinde üç eşya, sanki mağaza vitrinindeymişçesine, yeni ve temiz: Buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon. İlk ikisi genelde ucuzlarından olsa da üçüncüsü, mutlaka, pahalı ve güzel. Çatı akıyor olsa da çanak anten mutlaka bulunuyor. Görülen, duyulan, iletişim kurulanlar köydeki on yirmi haneden, il dışındaki çocuklarından ve televizyondan ibaret.

‘Allah senden razı olsun oğlum, senin verdiğin parayla yaşıyorum ben. Devletten Allah razı olsun, o parayla yaşıyorum’ diyor amca. ‘Ben vermiyorum, devlet vermiyor bu parayı. Vergi verenlerin parası bu, Allah onlardan razı olsun’ diyorum, dinlemiyor. ‘Allah devletten razı olsun’ diyor yine. ‘Amca, senin verdiğin vergiyle oluyor bu. Benim, senin, onun vergileri. Kimseden Allah razı olası değil, olacaksa da herkesten olacak’ diyorum, yine dinlemiyor.

Amca dinlemiyor. Amca, ezberlediği lafları tekrar ediyor sadece. Dinlemeyi bırakıyorum. İşimi bitirip bir sonraki dosyaya geçiyorum. Yine aynı manzaralar karşımızda. Yine yıkık dökük bir ev, yine yepyeni ve pahalı bir televizyon, yine akıtan damın üstündeki çanak anten. ‘Bak hükümet olarak demiyorum, bundan önce böyle bir şey yoktu’ diyor bu sefer bir başka amca. ‘E hükümeti övüyorsun?’ diyorum, ‘yok hükümetle alakası yok’ diyor. ‘Önceden bu yoktu.’

Önceden var mıydı, yok muydu? Bilemiyorum. Bağladığımız asgari ücreti sanki hayatın anlamıymışçasına görenlere ne diyeceğimi bilemiyorum. Aldığı emekli maaşının hiçbir şeye yetmemesini, çalışan oğlunun sigortası olmamasını, evdeki hastaya bakmak için aileden birinin 7/24 eve bağlanmak zorunda kalmasını, o kadar sene çalışmasının ardından yardıma muhtaç olmasını, köyüne yolun olmamasını, yol olsa 20 kilometre yola 10 lira para ödemesini, tarlalarının boşa yatmasını, et yiyememesini, çocuğunun veya torununun bilmem kaç kilometre ötedeki okula gitmesini, hastaneye gitmek için şehir değiştirmesini, köyün neden durmadan göç verdiğini… Umursamıyor. Umursadığı, sadece, kendinin muhtaç olduğu ve bu muhtaçlığı içerisinde asgari ücret kadar yardımı, o da kendisine düşen gelir asgari ücretin 2/3’ünden azsa, alıyor olduğu.

Allah devletten razı olsun. Hükümeti övmek için söylemiyorum ama önceden bu yoktu. Bu hükümet yaptı bunu.

AKP nasıl bu kadar oy alıyor diye soruyoruz ya, cevabını ben yaşayarak öğrendim. Bu ülkede milyonlarca insan (ki bunların köyde olmasına gerek yok, şehirlerde de aynı şekilde yaşayan milyonlar var) sadece birkaç kişiyi görüyor ve ağır şekilde zapt edilmiş televizyonlardan manipüle edilmiş haberleri duyuyor. Bu evlerin hiçbirinde gazete yok. Sabah, Star, Takvim, vesair olmasına gerek yok, hiçbir şekilde gazete yok.

Bu kişilerin pek çoğu okur-yazar değil, okuryazarlığı olanlar da ekseriyetle ilkokul mezunu. Bir dilekçeyi dikte ederek yazdırmak 10 dakikamızı alıyor, yazım yanlışlarını görünce ben utanıyorum. Hadi kelimeleri geçtim, kendi ismini de yanlış yazar mı bir insan?

Yazabiliyormuş. Burada, bu küçük şehirde gördüm bunu. Türkiye’nin insanını daha fazla tanıdım burada. Okuma yazmayı bildiği, ilkokul eğitimi aldığı diplomayla sabit insanlar, yaşları ister 40 olsun ister 80, yazmaktan ve okumaktan bihaberler. ‘Sen o gazetelere inanma’ diyen, resmi gazeteyi tanımayan insan gerçek. Gelin, göreceksiniz. Gelin, göstereyim.

Buradaki insanlar kısa yoldan para kazanmaktan başka bir derde sahip değil. Tarlaları yatıyor, hayvanları yok, yakın çevrede okul yok, devletin varlığı sadece bir camiden ibaret (ki sağlık ocağı olmayan pek çok köy gördüm fakat camisiz bir köy dahi görmedim hala), insanların gündem hakkındaki fikirleri televizyondan ezberledikleri kadar, iyi niyetleri kötü amaçlarla suiistimal ediliyor ve bir ülke kendini yakıyor, yakıyor, yakıyor… Onlarsa evlerini yakanlar bir odalarını söndürdüğü için mutlular.

Buradaki insanlar televizyonda gördüklerine bilimkurgu gibi bakıyorlar. Kim Jong-un’un, babası Kim Jong-il’in manipülasyonları gibi manipüle ediliyor insanlar. Orada Amerika fakir, kendileri zengin gösterilirken burada Amerika’da insan hakları yok, burada var deniliyor. İnanıyor bu insanlar. Köylerinde okul bile yok ama cami mutlaka var. Nasıl inanmasınlar imam, devleti tek gördükleri yer, bunu söylerken? Nasıl inanmasınlar imamla televizyon birbirini teyit ederken?

Bu insanlar, zamandan ve mekândan bağımsız hayatları içinde, ahiretten başka bir umuda sahip değil. Gelecekten bekledikleri o ancak. Çocukları köyleri terk edip şehirlere göçtüğünde yanımızda oturan o akşama kadar çalışıp terlemiş, terinin kokusundan duramadığımız, bağırarak konuşan, beyefendiliği hanımlık gören insanlar oluyorlar. Onların çocukları, belki kimimizin babası, kimimizin amcası, kimimizin kendisi… Bu farklı dünyaya uyum sağlamak yerine kendi gerçekliklerinde duruyorlar. Bu onları mutlu ediyor çünkü. Ulaşamayacakları şatafata sahip olmak için tek umutları ahirette Allah’ın kendilerini cennete alması. Bunun için bu dünyada savaştan çoktan vazgeçmişler. Asırların atıllığı içinde yok olmaya razılar, bunu düşünmüyorlar bile. Boşuna mı ki hükümet hep edilgen, atıl, pasif dini söylemlere başvuruyor? Boşuna mı dolar inşallahla düşüyor, ekonomi maşallahla büyüyor?

Bu ülkenin geleceği kitaplarda, gazetelerde, bloglarda, vesairde değil. Gelecek, yalnızca ve yalnızca, bu insanların köyleri dışındaki hayatla tek bağlarında: Televizyonda. Onu elde etmek, oradaki manipülasyonlardan bu insanları kurtarmak ‘AKP nasıl gider, foyaları nasıl meydana çıkar?’ sorusunun tek doğru cevabı gibi.

1 comments On Bir Türkiye Manzarası, veya AKP Nasıl Gider?

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer