Yaptırım, Egemenlik, Yasa ve Anlaşmalar

Aynı hafta içerisinde bölgemizi karıştıracağı ve oluk oluk kan akıtacağı neredeyse garanti olan üç şey yaşandı. Önce Trump, seçim vaadi olarak sunduğu şeyi gerçekleştirip İran ile yapılan anlaşmadan çekildi ve daha fazla yaptırım uygulanacağını söyledi. Sonra aynı gün içerisinde İsrail’deki ABD elçiliği Kudüs’e taşıdı. Buna tepki olarak sokaklara, daha doğrusu sözde “sınıra” yığılan Filistinliler üzerine açılan ateşle en az 58 kişi öldü, yaralı sayısı 770 ile 12.000 arasında değişiyor.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye boş atıp dolu tutma sevdalısı bir kimliğe bürünmüş durumda. Peki, neden böyle diyorum? Bu yazıda teorik temelden başlayarak bu soruyu cevaplayalım. Okumaya Devam Edin

1 Mayıs İtibariyle Türkiye ve Orta Doğu

  • Suriye’de ekserisi İranlı en az 16 kişinin öldürüldüğü geceyi müteakip akşam İsrail başbakanı Netanyahu “İran, nükleer konusunda yalan söyledi” diye konuştu. Bu yaz Hizbullah’ın Golan Tepelerine girmesi bekleniyor. Hal buyken İsrail tarafından yapıldığı bu açıklamayla neredeyse kesinlik kazanan bu saldırı hayra alamet değil.
  • İran’da 2017’de yapılan seçimle Ahmedinejad döneminin üstü tamamen çizildi. Dış politikası biraz daha yumuşar gözükse de İran bildiğimiz İranlıktan çıkmış değil. Yani Şii hilali hala birincil amaç ve bu yönde çalışılıyor. Suriye’de vurulanın Hizbullah olduğu konuşuluyor ki bu bizi endişelendirmesi gereken bir konu.

Yani Suriye’de, bir defa daha, ortalık ısınıyor fakat bu seferki ısınma diğerlerine benzemiyor. Trump’ın Suriye’den çıkmak istediğini söylemesine rağmen Pompeo’nun dışişlerinin başına gelmesi ilgi çekici – ki Amerika’nın SDG’ye 2019 bütçesinden 300 (veya 550) milyon dolar ayıracağını biliyoruz. Fakat mevzu burada bitmiyor, esasında başlıyor: Okumaya Devam Edin

Kimlik Siyaseti, Abdullah Gül ve Dahası

Sanki ölecekmişim gibi yazılara esas konunun yanında birçok yan konu ekliyorum ki demeye çalıştığım şeyin çerçevesi de okurumca anlaşılsın. Bu yazı da bu şekilde olacak. Esas konu Abdullah Gül’ün potansiyel adaylığı ve bu minvalde yazının akışı şu şekilde:

  • Sol-liberal siyasetçilerin Avrupa ve Türkiye’deki yanlışlığı.
  • Seçim sürecinde baskın (belki tek) diskurun kimlik siyaseti olacak olması.
  • 3713/2, hükümetin bu yasa maddesini kullanımı.
  • Gül’ü desteklemeye karşı dört sebep.
  • Muhaliflerin yapması gerektiğini düşündüğüm şeyler.
  • Türkiye’nin sürüklendiği nokta.

Okumaya Devam Edin

2018 Türkiye Başkanlık Seçimleri

Kararın açıklanmasından bir hafta sonra detaylıca bir yazı yazmaya karar verdim. Dört başlık, on iki bölümden oluşan yazının başlıkları şu şekilde:

  1. 24 Nisan 2018 İtibariyle Türkiye
  2. Neden Erken (Baskın) Seçim?
  3. Seçim Atmosferi
  4. Seçimin Kazananı ve Senaryolar

2000 kelimeyi aşan bu yazının bir parça işe yaramasını umuyorum. Ayrıca, yazının sonunda da link verecek olsam da, 16 Nisan 2017 anayasa referandumu üzerine ve 696 sayılı KHK üzerine yazdığım yazılara da bakmanızı, bu şekilde (eğer muhalifseniz) bir muhalif olarak ne şekilde davranmanız gerektiğini düşündüğüme bir göz atmanızı rica ederim. Okumaya Devam Edin

2018 Yazına Doğru Birkaç Düşünce

  • AKP-MHP ortaklığının adı boş yere “milli mutabakat” konmuş değil. İsmin iması şu: Bu ortaklığın dışındakiler gayrı-milli olanlar.
  • Zeytin Dalı Operasyonu’nun “zamanlaması manidar”. İşlerin çığrından çıkma ihtimali olan zaman Nisan-Mayıs ayları ve bu aylarda Rıza’nın davasının sonucu gelecek karşımıza.
  • Gündemden (haklı olarak) düşmüş olsa da Rıza’nın davasının devamında yeni davalar da ortaya atılabilir. Türkiye’ye ne diyecekler, ne olacak bilmiyoruz.
  • Bu arada olası tepkilere “gayrı-milli şerefsizler, vatan hainleri” denileceği garanti.

Okumaya Devam Edin

Zeytin Dalı Harekatı Üzerine Düşünceler

Gündemimiz Suriye. (Belki benim ayıbım olmak üzere) yeni keşfettiğim ve şimdilik yalnızca iki programını dinlediğim Erol Mütercimler’in, ki söylediğimiz sözlerin neredeyse tamamı aynı ve bu ekranlarda benim söylediklerimi söyleyen birini bulmanın sevincini yaşattırsa da bana, söylediğimiz sözlerin ağırlığı ve karamsarlığı nedeniyle pek tatlı bir şey değil, konuşmalarını dinliyorum. Bir yerde “Türkiye Suriye’den 20-30 sene çıkamaz” dedi. Doğru. Aynen katılıyorum ve katılmaktan nefret ediyorum. Bunun sebeplerine ve sonuçlarına bakalım biraz – ve Mütercimler’in söylemediği bir noktayı da ekleyelim. Okumaya Devam Edin

Erdoğan ve Yıldırım’ın Resmi Sonu İlanı

Erdoğan ve şürekasının önemli bir özelliği var: Bir şey yapacakları zaman önceden söylüyorlar. Dahasına gerek yok, iki örnek vereceğim:

Aralık 2012: Kuvvetler ayrılığı önümüze engel olarak dikiliyor.

Mart 2016: Ya bizim yanımızda olacaklar ya da teröristlerin yanında yer alacaklar. Bu işin ortası yoktur.

Ben, pek çok insan gibi, bunların ikisi hakkında da tedirgin oldum. Yazdım1, söyledim. Dedim ki bu iş böyle gitmez, yanacağız. Kimi inanmadı, kimi inanmak istemedi, kimi insansa da “elden ne gelir?” dedi ben gibi.

Uzun uzun çizelgeyi sunmaya ve anlatmaya gerek yok. Bugüne bir anda gelmedik. Benim olanca umutsuzluğum kendi kötümserliğim nedeniyle değil. Her birini önceden gördük, görmezden geldik. Bugün artık son noktada olduğumuzu, yolumuzun bittiğini, Türkiye’nin 2019’u (en azından bu hükümet devrilmedikçe ve bu devletsizlik ortadan kaldırılmadıkça) görmeyeceğini söylüyorum. Hala kimileri inanmıyor, kimileri inanmak istemiyor, kimileri “elden ne gelir?” diye soruyor.

Elden ne gelir diyenleri şu başlığa aldıktan sonra yazıya, sonunda, geçelim. Okumaya Devam Edin

696 Sayılı KHK: Neler Olacak, Ne Yapacağız?

Ne Oldu?

Önce lütfen 13 Haziran 2016’da yazdığım “Türkiye’de iç savaş çıkar mı” başlıklı şu yazıya, sonra 20 Mart 2017 tarihli ve “16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumu” başlıklı şu yazıya bakın. 11 Kasım 2017 tarihli “Erdoğan’ın Atatürkçü kesilmesi üzerine” başlıklı şu yazıyı da iliştireyim yanlarına. İngilizce biliyorsanız 24 Mart 2016 tarihli “the forthcoming Turkish refugees” başlıklı şu yazıya, 25 Mart 2016’da Diplomatic Courier’de yayınlanan “two remarks on the Turkey-EU deal on the migrant crisis” başlıklı şu yazıya ve 11 Ocak 2017 tarihli “forthcoming Turkish civil war” başlıklı şu yazıya da bakın.

Blog’u açtığım Mart 2016 tarihinden beri, gördüğünüz üzere, bir argümanı sürekli tekrar ettim:

Türkiye’nin geleceğinde iki ihtimalimiz var. Ya bir iç savaş geçireceğiz ama bu çok olası değil zira muhalefet organize ve silahlanmış değil, ya da bugünleri (daha doğrusu geçen günleri) aratacak bir baskıyla karşı karşıya kalacağız. Okumaya Devam Edin

Türkiye Cumhuriyeti Resmen Ortadan Kaldırılmıştır

Düşündüm ve iki soruyla, bundan 4 gün önce Türkiye Cumhuriyeti’nin olarak yok edildiğini (ya da tüm meşruiyetini ortadan kaldırıldığını) fark ettim. Önceki yazılara dokunmadan bunu ayrıca yazmak ve kenara koymak istedim.

İki soruya verdiğimiz cevap, Türkiye’nin artık yalnızca ahlaki olarak değil yasal olarak da hiçbir meşruiyetinin kalmadığını, bu yüzden hükümetin (Erdoğan’ın) acilen yanlışlardan dönmesi gerektiğini gösteriyor:

  • 1- Terör ile darbe aynı şeyler midir?
      1a- Eğer aynıysalar neden yasada, sözlükte, zihnimizde… farklı şeyler olarak görüyoruz? Neden cezaları farklı örneğin?
      1b- Eğer farklıysalar neden 696 sayılı KHK’da darbe denmiyor da terör deniyor? Yasada niyet okuma veya A’ya niyetlenilirken B denilme gibi bir durum olmaz malum.

Okumaya Devam Edin

“Türkiye 2019’u Görmeyecek” Savım Desteklenirken…

13 Haziran 2016 tarihli ve bugünkü gibi doğrudan yazmaya çekindiğim günlerde “Türkiye’de İç Savaş Çıkar Mı?” başlıklı bir yazı yazmış ve demiştim ki “muhalifler olarak bugünü arayacak duruma geleceğiz”.

Geldik mi? Geldik.

İlk nerede yazdığımı hatırlamıyorum ama 2016’nın sanırım başlarından beri “Türkiye 2019’u görmeyecek” diyorum. 11 Kasım 2017’de, Erdoğan’ın sözde “Atatürk açılımı” konusunda da belirtmiştim bunu. Orada “oy için filan değil, ‘bakın biz Atatürkçünün de kralıyız, bunlar şerefsiz’ demek için bu lafları söylüyor” demiştim.

Doğru muymuşum? Buyrun kendiniz bakın. Okumaya Devam Edin

Site Footer