Anayasa Yazıları: Son

Uzun zaman önce “anayasa nedir?” sorusuyla başladığım anayasa yazıları serisine resmi bir son vermeye karar verdim. Ne de olsa artık sistemimiz değişti – her boku bilen, her konuda karar verebilen ve yargılanamaz bir başkanımız olacak, bu sayede de Türkiye refaha ulaşacak. Yerseniz.

Eğer beyinsiz %50’denseniz yemişsinizdir bile. Afiyet olsun. Bizim de geleceğimizin anasını bellediniz, Türkiye’nin de. Bari çıkarken komidinin üzerine 100$ bırakın da ülke biraz “hakkını alsın”.

Anayasa Yazıları VIII – Anayasa Değişikliği Paketi Üstüne

Koca bir seri olmasını istiyordum ben bu yazıların. Gelgelelim önce kendi işlerim, sonrasında ülkedeki halden doğan korkularım nedeniyle devam edemedim.

Sonunda teklif meclise geldi. Bu teklifteki birkaç maddeyi burada kısaca inceleyip bu uzun olmasını dilerken kısa kesilmiş seriyi bitireceğim. “Kimi yiyorsun” denmemek için de cumhurbaşkanı ibaresini kullanmayacağım. Bizde cumhurbaşkanının terimsel bir karşılığı vardır. Bu terimsel karşılıktan nemalanıp terimin karşıtı bir iş yapılmasına alet olacak değilim.

Anayasa Yazıları VII: Anayasanın Uzunluğu ve Dili

Başlığın garip göründüğünün farkındayım fakat ülkemizde her şey saçma olduğundan bu detaya da değinmek gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca sonunda temel kavramlardan çıkabildik ve esasa girmeden usule dair birkaç şey söylemek istedim. Sanırım tüm serideki en kısa yazı da bu olacak.

Halihazırdaki anayasa 177 madde, bilmem kaç fıkradan oluşuyor. Koskoca bir metin. Okuma özürlü olan bir toplum olmasak dahi okuyup bilmek pek kolay değil. Ortalama zekamızın geriliği okuma özürlülüğümüze eklendiğinde ne devletimizden haberimiz var, ne haklarımızdan, ne sistemimizden. Beylik laflardan ötesini edemiyoruz.

Hoş, keşke sadece sıradan vatandaşta olsa böyle sorun. Tarih boyunca kaç siyasimiz bilmiş bunları? Bugünkülerden umudu zaten kestik, sanatın ne olduğunu bilmeyen kültür bakanımız var, hemşireden sosyologa her şey olan cumbabamız var, peki geçmişte kaç taneydiler?

Anayasa Yazıları VI: Adalet

Neden bir devlete ihtiyaç duyarız?

Locke ve Rousseau’ya yakın bir doğal durum (state of nature) tanımlamam bulunmakta. Çok kısaca şu şekilde açıklayabilirim: İnsanlar güvenliğe ihtiyaç duyarlar fakat yalnızca güvenlik insanlara yeterli değildir. İnsan, rahatlığı ve çevresini anlamlandırabilmeyi ister. Bu nedenle gruplar oluştururlar. Bu gruplarda güvenliği buldukları kadar boş vakti, hayatlarını ve çevrelerini anlamlandırabilmek için ihtiyaç duydukları temel etmeni, bulurlar.

Bir grup bir defa oluştuktan sonra bundan ayrılmak pek kolay değildir. Bir kişi veya grubu ayırmak da pek kolay değildir. Bu nedenle kurallar koyar ve buna uyarlar. Güvenliğin ve iş bölümünün ötesindeki anlamlandırma ihtiyacı nedeniyle kurulan bu gruplar büyür, hırs ve açgözlülük de işin içine girer ve sonunda devlet denilen yapıya ulaşırız.

Bu kısa açıklamada iki önemli nokta var. İlki anlamlandırma ihtiyacı, ikincisiyse gruba giriş ve çıkışın zorluğu. Bunlar nedeniyle koyduğumuz kuralları diğer her şeyin üstünde tutarız – ta ki hayati zorluklar çıkana kadar.

Anayasayı Tanımamak Üstüne Kısa Bir Not

(Efkan Ala, ve ulu reis, başların başı, en büyük baş Recep Tayyip Erdoğan, anayasayı ve anayasa mahkemesi kararını tanımadıklarını belirtirken. Lütfen izleyin)

Eskiden TCK’da ünlü 146. madde vardı. Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmeye teşebbüs etmenin karşılığı önceden idamdı. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan bu maddeden dolayı idam edilmişlerdi.

Sonra değişti, idam gitti müebbet hapis geldi. Sonra kanunun numarasını değiştirdiler. Bugün TCK’nın 309. maddesi bu suçla ilgili. Kanun maddesi şu şekilde1:

  1. Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.
  2. Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
  3. Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

Anayasa Yazıları V: Yasa ve Anayasa, Meşruiyet ve Adalet

Şu ana dek anayasanın birkaç özelliğini ve nasıl meşru olacağını sorguladım. Şimdi geri, en baştaki anayasa tanımına dönmek gerekli. Bu sayede “ana” “yasa” sözünü biraz daha doğru anlayıp içeriğinin nelerden oluşup oluşamayacağını sorgulayabilir ve doğru sonuçlara ulaşabiliriz.

Anayasanın sunduğum tanımı şu şekildeydi: Anayasa devletin kimliğini ve kurumlarının işleyiş ve sınırlarını belirleyen temel yasadır.

Yani anayasa, tüm özelliklerine rağmen, nihayetinde bir yasadır. Peki, yasa nedir? Direk bir tanımı yerine yasanın üç özelliğine odaklandığımızda hem tartışmanın dışına çıkmamış, hem de verimli bir hale getirmiş olacağız.

Yasanın (aslında ikinci, fakat tartışma için) ilk özelliği kurallar ve kaideler koyması ve bir kere ortaya çıktıktan sonra, yasanın egemenliği olan her yerde, uygulamada olduğu her zamanda ve istisnasız herkese uygulanmasıdır. Daha düzgün bir ifadeyle yasa, herkesin uymak zorunda olduğu kurallar ve kaideler bütünü veya tekidir.

Devletin ve Yargının Meşruiyetini Sarsan Yargıtay’ın “Charlie Hebdo” Gerekçeli Kararı

Yargıtay, geçtiğimiz günlerde, Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ın yargılandığı, Charlie Hebdo katliamına sebep olan karikatürlerin Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmasıyla ilgili gerekçeli kararını yayınlamış2. Gerekçeli kararın ulaşabildiğim kısmını yorumlayalım (not: İtalik kısımlar karar metni, koyu kısımlarsa benim yorumlarımdır):

Anayasa Yazıları IV: Güçler Ayrılığı

Avrupa’da, özellikle son üç asırda, egemenin gücünün ne olduğu, nelerle sınırlanması gerektiği tartışılagelmiş. Tüm feodal dönem boyunca lordun hem hakim, hem savcı, hem de yasa yapıcı olması nedeniyle serfler illallah etmiş. Sadece onlar değil, lordlar ve soylular da bundan muzdarip olmuş.

Çözümü, kimi güçlerin birbirlerinden ayrılmasını ve bunlara, birbirini denetim altında tutan farklı yapılarca sahip olunması gerektiğinde bulmuşlar. Önceleri, imparatorlukların hala etkin olduğu zamanlarda, iki güçten bahsetmişler: Yasama ve yürütme bir yanda, yargı bir yanda. Sonraları, Montesquieu ile beraber, üçe çıkmış bu ayrım ve yasama, yürütme, yargı güçlerinden bahsedilmiş. 20. asırda kitle iletişiminin artmasıyla medya da bu üç gücün yanında, bazen üzerinde, görülmüş ve dörtlü bir güçler ayrımı ortaya çıkmış.

Bu üç gücün birbirini denetlemesi ve dengelemesi şu şekilde olacaktır denilmiş: Yasama yasaları yapacak, yürütme bu yasaları uygulayacaktır. Yargı, bunların anayasayla ve kabul edilen uluslararası metinlerle (veya insan haklarıyla) çelişkili olup olmadığını denetleyecektir.

Anayasa Yazıları III.V: Ben Yaptım Oldu

Önceki yazıların aksine burada günümüze seslenen bir kısa yazı eklemek istiyorum. Önceki üç yazının kısa bir uyarlaması olsa da önemli görmekteyim.

Şimdiye dek üç temel şey söyledim:

  1. Anayasa devletin kimliğini belirler.
  2. Anayasa, egemenin yapacaklarını belirler.
  3. Anayasa, egemenin sınırlarını belirler.

Sonra egemenin nasıl meşru olacağını sorguladım ve meşruiyetin rızaya dayandığını söyledim. Bu rızanın da yalnızca bir grupta olmasının meşruiyeti zedeleyici olacağını belirttim. Bu temel üzerinden günümüzdeki duruma bakalım.

Erdoğan, 4 Mayıs’ta, Davutoğlu’nu birden, kendi deyimiyle bir darbeyle azletti. Davutoğlu’nun her zaman sırıtan surat ifadesi, belki ilk defa, bunun ardından yaptığı basın toplantısında ortada yoktu. Sorun neydi? Sistemin tıkanıklığı mı?

Zannederim rejimde/sistemde sorun var diyen, Erdoğan ve avanesi hariç, ortada kimse yok. Türkiye Cumhuriyeti tarihini de azdan çoktan okudum, ruhu acılar içinde kıvranası Demirel’in “bu [1961] anayasa bize birkaç gömlek büyük” sözünden başka da benzeri söylemler bulunmuyor. Yani iddia edildiği gibi aman bizim sistemde şu var, bu var sözleri yersiz, gereksiz, ve doğru değil.

Site Footer