Demokrasi Kültürü

“Türkiye’de demokrasi yok. Zaten demokrasi de demokrasi kültürü olmadan var olası bir şey değil”. Bu argümanı çokça söyledik veya işittik. Peki, nedir bu demokrasi kültürü? Nereden çıkmıştır, neden çıkmıştır, varlığı nasıl anlaşılır?

Demokrasiyi Tekrar Tanımlamak

Daha önce Schumpeter’in minimal tanımını sunmuş ve demokrasinin, yöneticilerin barışçıl bir şekilde değiştiği sistem olduğunu söylemiştim. Terim olarak demokrasi bu kadar dar olsa da demokrasi kültüründen bahsetmeye başladığımızda spesifik bir demokrasiden, yani liberal demokrasiden konuşuyor oluruz ve demokrasinin tanımı değişir. Bu demokrasi, bir bütünün parçasıdır ve o bütünde insan hakları, hukukun üstünlüğü ve fırsat eşitliği gibi değerleri göz önünde bulundururuz ve “insanın insan olarak değerli olduğu, tahakkümlere karşı koruyucu ve insanları savunucu, geniş mutabakatın arandığı sistem” diyebiliriz. Yine de belirtmem gerekir ki bu tanım katiyen nihai bir tanım değildir zira liberal demokrasi hala net olarak tanımlanabilmiş değildir.

Peki, neden ve nasıl bu (veya benzeri) bir tanımı yaparız? Bunun için demokrasinin öne çıktığı döneme, geç 18. ve 19. yüzyıla dönmemiz gerekli.

Demokrasinin Tekrar Doğuşu ve Liberalizm

Demokrasi her zaman halktan zenginleşen bir zümrenin politik taleplerinin sonucu olarak doğmuş ve sonrasında toptan zenginleşmenin veya ezilenlerin isyanının politik elit lehine bastırılmasıyla genişlemiştir. Yirminci asır imparatorlukların sonunu ve ulus-devletlerin yükselişini görünce cumhuriyet fikri geniş bir şekilde taraftar bulmuşsa da uygulama, özellikle imparatorluk mirasçısı ülkelerde, yapay devletlerde ve zorla bir araya gelmiş kabile devletlerinde sorunlu olmuştur. Bu ülkelerde cumhuriyet fikri hala tartışmalıdır ve bu fikri oturtmadan demokrasi gibi sonraki adımlara geçmek, bina inşa ederken temeli atmadan ikinci katı çıkmak gibi sakat bir sonuca yol açmıştır ve açacaktır. Başka bir deyişle cumhuriyet fikri zihinlerde ve devlette oturmadan demokrasi ancak geciktirilmiş bir kamplaşmaya, ve hatta iç savaşa yol açabilir.

Cumhuriyet fikrinin özellikle politik ve felsefi elitte benimsenmesinin ardından önemli sorular sorulmuş, sorunlar görülmüş ve üzerine çalışılmıştır. Bunu yapanların biri, 19. yüzyılın başında doğup 1873’te ölen John Stuart Mill’dir.

Türkiye’de Aysun Kayacı ile (tekrar) meşhur olan “çobanla benim oyum bir mi?” sorusunu irdeleyen en önemli isimlerden olan Mill, “herkesin oyu eşit olursa sonunda oy verme hakkına kavuşan büyük ama eğitimsiz ve bilinçsiz kitle, kendisi de dahil hepimizi zarara sokar” diyerek Aristo’nun neredeyse 2500 sene önce yaptığı eleştiriyi tekrarlamıştır.

Mill’in bu eleştirisinin sebebi, o günlerde özellikle Batı Avrupa’da hızla yayılan liberalizm fikridir. Mill liberalizm karşıtı değil, aksine liberalizm savunucusudur. (Özellikle) ifade özgürlüğünden bahsederken bugün hala kullandığımız “özgürlük üstüne” kitabının müellifidir. Adam Smith gibi yarı iyi niyetinin, yarı “beyaz adamın yükü” algısının sonucunda kolonilerde cömert/aydınlanmacı despotizmi savunurken öte yandan köleliğe tamamen karşıdır. Mill’in derdi, sistemin işleyebilmesidir. Yani temel adım atılıp cumhuriyet fikri ve uygulaması yayıldıktan sonra demokrasi fikri gelmiş, bunu liberal demokrasi takip etmiştir ve demokrasinin çalışabilmesi için uğraşılmıştır. Demokrasi kültürünün oluşumu, cumhuriyet fikrinin yerleşmesi ve demokrasinin seçilmesi ile olur.

Demokrasi Kültürü

İşbu minvalde demokrasi kültürünün temelinde liberalizm olduğunu, buna giden yolun cumhuriyet fikriyle başladığını ve sonrasında bir döngüyle bu fikirlerin birbirlerini sürekli beslediğini söyleyebiliriz ve bunu, demokrasi kültürü geliştirmiş olan, evvelince Anglo-Sakson ve İskandinav, ardından Batı Avrupa ülkeleriyle örnekleyebiliriz.

Bu ülkelerde üç temel etmen ne bireylerce, ne devletçe sorgulanabilir değildir:

  1. Ne kişiler, ne de devlet bir kişinin üzerindedir. Kişi, birey olarak değerlidir, İngilizce tabiriyle “an end in itself”, Türkçeye kötü ve bağlamından kopmaya açık bir çeviriyle araç değil amaçtır. Türkiye’de önemi, dolayısıyla da kıymeti bilinmeyen, 18. asrın sonunda yazılıp sonrasındaki pek çok siyasi hareketi etkilemiş olan Kant’ın Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi kitapçığı, demokrasi kültürünün oturduğu ülkelerde kutsal kitap muamelesi görür. Bu kitapçık üç ilke sunar ve ilk iki ilke, son iki asrı derinden etkilemiştir1.
  2. Devlet bir amaç değil araçtır ve mümkün olan en geniş kesimin yararına çalışmak zorundadır. Bu en geniş kesim, yalnızca toplumun çoğunluğunu oluşturanlardan müteşekkil değildir.
  3. İkinci maddenin devamı olarak, devlet, özellikle azınlıkların ve ötekilerin haklarını koruma, toplumun tüm bireylerinin de devlete bağlı kalmadan eşit ve özgür oluşunu sağlamak zorundadır.

Görüleceği üzere demokrasi kültürü bireyin değeriyle temellenir, devletin bireyler için çalışması gerekliliğiyle şekillenir. Fakat işimiz burada bitmez, belki de aksine başlar.

Sivil Toplum

Demokrasi kültürü, devletin nasıl çalışması gerektiğiyle ilgili olduğu kadar, ve belki bundan da fazla, bireylerin bu yöndeki çalışmalarıyla da alakalıdır. Türkiye’de ne olduğunu hala anlamadığımız sivil toplum, demokrasi kültürünün bir sonucudur. Özetle siyasetin alanındaki işlerde sıradan vatandaşın aktif çalışmasıyla ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz sivil toplumun amacı, TEMA’nın ağaçlandırma veya LÖSEV’in lösemili çocukların hastalıklarını yenmelerinde toptancı (İng. holistic) bir bakışla yardımcı olmaya çalışmaları gibi, sorunları çözmekle yükümlü olan devletin bu sorunları giderene kadar eksik yaptıklarını tamamlamak ve devlete bu yükü sivillerin omuzlarından alması için baskı yapmaktır. Bu baskıya İngilizce advocacy, Türkçe “sana ne, sen işine bak” denmekte. Bu, Türkiye’de neden demokrasi kültürünün oluşamadığını gösteren önemli bir (diğer) noktadır: Demokrasi de, demokrasi kültürü de diğerkamlığa ihtiyaç duyar. Demokrasi skoru yüksek ülkelerde toplumun birbirine güveninin sebebi budur.

Burada not edilmesi gerekir ki diğerkamlık bir sonuç olduğu kadar sebeptir, ve benim demokrasi tezimde demokrasinin etmen sebeplerindendir. Siyaseti bencillik üzerinden okuyan Schmitt’in faşizmi desteklerken toplumsallık üzerinden okuyan Dahl’ın (ve hatta Huberman’ın sosyalizm üzerinden) demokrasiyi seçme sebebi budur. Grupların yalnızca kendi çıkarlarını savunmaları nihayetinde ayrışmayı getirirken diğerkamlığın birleştiriciliği sayesinde hem demokrasi, hem demokrasi kültürü oluşur. Ve şu da denilebilir ki demokrasi ve demokrasi kültürü birbiriyle iki türlü iletişimdedir: Demokrasi kültürü demokrasiyi oluştururken demokrasi sayesinde demokrasi kültürü yerleşir/kök salar.

Sonuç Yerine

On dokuzuncu asrın en önemli mirası eşitlik fikri, ve bu fikir demokrasi kültürünün temelini oluşturmakta. Diğerleri ile eşit olduğuna, ama o ama bu şekliyle inanan kişiler, demokrasiyi yalnızca yönetimin değiştirilmesiyle alakalı bir sistemden ötesine taşımaktadırlar. Bu toplumu yaratabilmek bizim elimizde. İskandinav mucizesi, bu halkların seçilmiş veya üstün olduğundan değil diğerkamlıklarından ortaya çıktı. Birbirimize ihtiyacımız olduğunu, hepimiz kalkındığımızda kendimizin de kalkınacağını görebilip buna göre davranabildiğimizde, devlet yerine insanı öncülediğimizde ve bunlar için elimizi taşın altına koymaktan çekinmediğimiz, hesap sorabilir ve hesap verebilir olduğumuzda Atatürk’ün Orta Doğu’da laik bir ülke kurabilmesi gibi biz de demokratik ve yaşanılabilir bir ülke kurabilir olacağız.

(Bu yazı, serideki diğer yazıların aksine, hiçbir metinden destek almadan ve doktora tez önerimdeki argüman biraz genişletilerek yazılmıştır. Yani açıklama bana aittir. Sözde demokrasi çalışan bir sosyolog iken bu konu hakkında hiç okuma yapmış olmamam da benim ayıbım olsun)

Footnotes

  1. Bu seri için ayrı bir yazı hazırladığımdan burada detaylarına girmiyorum.

2 comments On Demokrasi Kültürü

  • Konudan biraz alakasız ama değindiğiniz için soracağım.

    “Yirminci asır imparatorlukların sonunu ve ulus-devletlerin yükselişini görünce cumhuriyet fikri geniş bir şekilde taraftar bulmuşsa da uygulama, özellikle imparatorluk mirasçısı ülkelerde, yapay devletlerde ve zorla bir araya gelmiş kabile devletlerinde sorunlu olmuştur.”

    Ulus-devlet ile cumhuriyet ilişkisinin ters yönde olması, yani cumhuriyet istediğinin ulus-devlet fikrini benimsenmesine sebep olmuş olabilir mi? Halklar kendilerini yönetmek istemeleri ve bunu başka halklarla ortak şekilde yapmak istememeleri gibi.

    Avrupa Birliği hala daha tam olarak tek devlet modeline dönüşememesi buna belki örnek olabilir. Avrupa’daki finans krizini anlatan bir videoda aynı krizlerin tekrar yaşanmaması için iki alternatif sunuyordu. Ya birlik dağılacak, ya da ortak para polıtıkası (Avrupa Merkez Bankası) gibi ortak bir maliye polikası lazım. Ki bu üye ülkelerin belli egemenliklerini AB’ye bırakması oluyor.

    Biraz daldan dala atladım ama kısaca sorum şöyle: Pratikte ulus-devlet mi cumhuriyet gerektirir yoksa cumhuriyet mi ulus-devlet gerektirir?

    • Cumhuriyetin res publica, İngilizce commonwealth, Türkçe halkın ortak malı olmasının sebebi temelde halk denilen soyut varlığın egemenliği iddiası – yani bir aristokrat grubundan ya da monarktan bağımsız bir şekilde meşruiyete kaynak gösterilecek mefhumun bulunması ve savunulması. Ya da, daha basitçe, cumhuriyette temel argüman “hacı biz halk için çalışıyoruz, biri(leri) için değil. Meşruiyetimiz, yaptıklarımızın halk çıkarına olmasından geliyor”.

      Şimdi. Ulus-devletler çok yapay varlıklardı, kendilerini çok güzel oturttular. Bugün “lan ulus-devlet mi kaldı” denirken yerine alternatif bir şey konamaması, esasında, Anderson’ın argümanını doğrular nitelikte: Bir şekilde diğerkam olmabilmemiz için aynı hislere sahip olduğumuzu düşünmemiz lazım, bunu da en kolay aynı dili konuştuğumuz kişilerle yapabiliriz. Bu şekilde bakınca ulus-devlet fikrinin cumhuriyetten önce gelmesi, daha düzgün bir cumhuriyet kurulmasına yardımcı olur gibi. Biraz da bundandır sanırım, hani Osmanlı’da Türk fikrinin ancak küçük bir elitte var olması, Osmanlı’nın 19. asırda Osmanlı milleti kurmaya çalışırken bocalaması, sonra kurulan Türkiye’ye Türklük mirası bırakmaması filan, Türkiye’nin cumhuriyetten anladığının yalnızca hilafetin kaldırılması olması. “İtalya’yı kurduk, şimdi İtalyan milletini kurmaya geldi sıra” deniyor ya Mussolini’ye/Mussolini’ce, o hesap.

      İmparatorluk mirasını alanların hepsinde bu sorun yok. Batımızda ulusçuluğu takip eden ayrılık savaşları sayesinde cumhuriyet daha kolay kurulabilmiş. Güneyimizde Araplar (bugün gibi o gün de) hala 600 yılında yaşadıklarından ancak kabilecilik yapabilmişler, sınırları hiç anlamamışlar. Cumhuriyet fikri de hep bundan uzak kalmış bunlara. Bugün dahi cumhuriyet gibi bir dertleri yok, kral olsa da olur yeter ki benim olsun diye geziyor herifler. Bunu biraz aşmaya çalışan/çalıştırılan Lübnan’ın hali ortada. Dokunsan kırılacak…

      Ondan, sanırım, ben oyumu ikinci şıktan, cumhuriyetin ulus-devlet fikrinin üstüne kurulduğundan yana veriyorum. Ama Roma ve Venedik deneyimleri var ortada. İlki hepten kozmopolit, ikincisi daha yerel ama esas çekici gücü kozmopolit olan iki yapıydı bunlar. Hoş, bugün anladığımız şekliyle ve bakışımızla ne kadar cumhuriyet oldukları şüpheli.

      Düşündüğümün aksine bir nokta da şu: Cumhur nihayetinde ortak dile ve bu sayede ortak anlayışa indirgenirse bir şekilde ortak dil kurulduğunda farklı halkların ortaklık kurmaları gerekir ve namümkün değil. Amerika bunun bir örneği. Devlete karşı kendini korumak için silahlanmayı hak gören bir devlet var orada. Konudan sapıp iki not düşüp Amerika’ya döneyim: Federalist Papers’ın onuncusunda “burada demokrasi mi, cumhuriyet mi olsun” diye tartışıyor bu adamların kurucuları. Vizyonun güzelliğine bakın! İkincisi, cumhuriyet temelde meclisle özdeşleşmiş bir şey. Meclis varsa cumhuriyet vardır gibi. Burada da demokrasi ve cumhuriyetin, özellikle modern dünyadaki, iç içeliği biraz sorunlu, biraz absürt bir konu.

      Amerika’ya dönelim. Amerika’da kuruluşundan itibaren baskın bir nüfus yok ama baskın bir dil var. Anglo-Sakson olmayanlar da direkt cumhurun parçası sayılıyor, ve bu insanlar da kendilerini bu devletin temel parçası sayıyor. İngilizce bilmeyen bir İtalyan veya İrlandalı da bu cumhurun bir parçası oluyor. Sonunda bir dil baskın oluyor nihayetinde, fakat ortada bir cumhur var. Burada da “Amerika, tıpkı Türkiye gibi, nevi şahsına münhasır bir devlet” deyip kaçabiliyorum ama ne kadar sağlam bir savunma olur bilemedim.

Leave a Reply

Site Footer