Devlet Neden Şiddeti Tekeline Alır ve Almalıdır?

696 sayılı KHK gündemimizdeyken şiddet ve şiddeti uygulama hakkında birkaç şeyi, aktif /pratik siyasetten teorik siyasete geçerek söyleme ihtiyacı hissettim. Umarım bu yazıyla, ilgili 121. maddenin ve HÖH gibi oluşumların neden tehlikeli olduğu da açıklığa kavuşabilir.

Egemenlik ve Devletin Şiddet Tekeli

Devletin, tarih boyunca pratik, modern (1648 civarı ve sonrası) dönemde hem pratik hem teorik tanımında bir madde her zaman başat rol oynamıştır: Devlet, şiddeti (silahlı, silahlı gücü, zorla yaptırım hakkını) tekeline alan yapıdır. Bunu üç şekilde yorumluyorum:

  1. Bir toprak üzerinde iki farklı grup meşru şekilde şiddet uygulayamaz zira bir toprak üzerinde iki farklı devlet olmaz.
  2. Bir toprak üzerinde devletle beraber ama devletten bağımsız kimse şiddet uygulayamaz zira bu durumda devletin yalnızca otoritesi değil meşruiyeti de sarsılır.
  3. Bir toprak üzerinde devlet kendisinden başka kimsenin şiddet uygulamasına göz yumamaz zira bu durumda ortada devlet bulunmaz.

Bunlar, tabi ki, olağan durumlarda geçerlidir. Olağanüstü durumlardaysa olağanüstü durumun doğasına göre gerekli ve yeterli önlemler alınır. Bu, devletin kendini koruma refleksi ve varlığını devam ettirme ihtiyacının sonucudur1. Bu ihtiyacın durumuna göre devlet memurlarına dokunulmazlık verebilir. Örneğin bir savaş durumunda savaşta bulunulan ülke adına çalışan vatandaşlar varsa ve durum bu sivillerin yargıya taşınmasını beklemeden infazını gerekli gösteriyorsa, bu infazlar “yasal bir şekilde yapılabilir”. Burada, tabi ki, bu yargısız infazların ölçülü olup olmadığı sorgulanacaktır ve sorgulanmalıdır da.

İşbu noktada bir notu düşmem gerekli: Devlet, daha önceden belirttiğim üzere, soyut bir kavramdır ve yine bahsettiğim üzere bürokrasisi, yani memurları ile var olur. Yani her memur devlettir, devlet de memurudur. Her ne kadar teorik olarak millet egemense de egemenliğin icrası devletin memurları eliyledir ve devlet, her memurunun hareketinden bizatihi sorumludur.

Bu iki maddeyi birleştirdiğimizde şu sonuca varırız: Devlet, memurları eliyle yargısız infaz dahi yapabilecek bir yapıdır. Ama, tanımı ve sorumlulukları gereği, bu infazları meşrulaştırma ve savunma yükümlülüğünü haizdir ve bu infazlardan birebir sorumludur. Bu infazları meşrulaştıramaması durumunda devletin meşruiyeti sarsılır ve her ne kadar anayasamız egemenliğin devlet aygıtını kullananlara karşı asıl egemence korunmasına cevaz vermese de; doğal hukuk, akıl ve mantık gereği, gerekli durumda egemen egemenliğini devlet aygıtını kullananlardan, yani halihazırda var olan devletten, geçici veya kalıcı olarak alma hakkına sahip olur. Başka bir deyişle bu devleti devam ettirebilir veya yeni devlet(ler) kurabilir.

Egemenliğin evvelce silahla temin edildiğini söylemiştik. Yani çok daha kısa bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Bir toprakta iki silahlı kuvvet, ortada bir egemen olmadığı anlamına gelir ve birinin elimine edilmesi, egemenliğin varlığı için, zorunludur.

Sivil Şiddet

Tanım ve açıklamalarda tutarlı gidersek şurası açıktır: Sivillerin olağan durumda şiddet uygulama hakkı yoktur ve bu nedenle sivillerce uygulanan şiddet yasalarca cezalandırılmaktadır.

Peki, (metnin devamında anormal olarak anacağım) olağanüstü durumlarda sivillerin uygulayacağı şiddete karşı ne yapılır?

Her anormalliği bir normallik takip eder. Anadolu’dan örnek verelim. 1500 yılının biraz öncesinden itibaren Anadolu’da Osmanlı egemenliği vardır. Osmanlı’nın son döneminde devlet egemenliğinin ortadan kalkmasıysa bir anormalliktir. Bu anormallik, savaş yılları boyunca sürmüştür. Sonunda Lozan imzalanıp egemen bir devlet kurulduğunda bu anormallik ortadan kalkmıştır.

Örnekten devam edersek önce Osmanlı’yı, sonra Türkiye’yi kurduran anormallik durumunun galibi normali tayin eder. Eğer Osmanlı’nın yıkılışını takiben Sevr’de öngörülen devlet kurulmuş olsaydı, Osmanlı’ya bırakılan toprakların dışındaki savaşçılar/direnişçiler (örneğin Antep, Kars, İzmir, vesair) isyancı olarak anılacak ve alınacak ve boyunları vurulacaktı. Fakat normal, bu durumdan farklı olmuş ve ilgili savaşçılara/direnişçilere karşı savaşanların boyunları vurulmuştur.

Bu şekilde bakıldığında şu basit sonuca ulaşırız: 15 Temmuz gecesi bir anormal durumdur ve o durumun ardından oluşan normale göre tarih akmaya devam etmiştir. Başarılı bir darbede kahraman olacak askerler, başarısız bir darbede vatan haini/terörist olmuştur.

Peki ya sivillerin durumu nedir?

Askerlerden farklı değildir. O gece askeri destekleyenlerle askerlerin durumu birdir.

Konumuza dönelim. Anormal durumdaki ceza ve cezasızlık takip eden normalce belirlendiğine göre anormal durumda takip eden normalin makbulü olan kişilerin taltif edilmesi de normaldir. Yani ilgili gecede takip eden normalin safında duranların desteklenmesi ve korunması, devlet meşru olduğu sürece gayet meşrudur zira bu kişiler aracılığıyla egemen egemenliğini sürdürmüştür.

Peki, anormal durumdan normal duruma geçtiğimizde bu ilgili kişilerin şiddet uygulaması desteklenebilir veya korunabilir mi?

Sanırım yukarıda yeterince açık bir şekilde yazdım: Hayır, desteklenemez ve korunamaz. Anormal durum bitip normal duruma geçildiğinde devletten başka kimse şiddet uygulayamaz zira devlet şiddeti tekeline almıştır ve bu tekeli kimseyle paylaşamaz. Bu kişilere anormal durum sonrasında da destek ve/ya koruma verilmesi, anormal durumun devlet eliyle sürdürülmesi ve, esasında, devletin egemenliğinin ortadan kaldırılması demektir. Hatırlayın: Bir yerde iki egemen olmaz. Devlet de, küçük veya büyük ölçekli, hiçbir silahlı güce izin veremez. Verirse artık egemen olmaz. Bu silahlı güçler kendi milis güçleri olsa dahi artık ortada devletin veya tüm halkın egemenliğinden bahsedemeyiz. 1933-1945 Almanya’sı bunun acılı ve somut bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Normal Durumda Sivil Şiddetinin Savunulması

Şu anda Türkiye’de OHAL bulunsa da anormale kıyasla normal bir durum var çünkü şiddet devlet tekelinde2. Fakat normal bir durum yok zira devlet, sivilin şiddetine gözünü kapamakta.

Halk Özel Harekatı Derneği isimli bir oluşum ülkemizde var ve bu, devlet eliyle/izniyle normalliğin ortadan kaldırılması demek. İsmi direkt şiddeti çağrıştıran, terimsel bir anlamı olan böylesi bir yapının normal şartlarda var olmasının imkanı yok zira, yukarıda ve öncesinde tekrar tekrar belirttiğim üzere, 1) egemen nihayetinde millettir ve 2) anormal durumda insanların hareket hakkı doğar. Fakat insanlar, anormal durum öncesi veya sonrasında bu şekilde örgütlenemezler. “Yeni kalkışmalarda sahada olacağız” diyerek böylesi bir yapı kurulamaz zira yeni kalkışmalarda sahada olmak bir milis gücünün değil tüm halkın hakkı, belki sorumluluğudur. Böylesi bir yapı, devlet içinde devletlik taslamak demektir ve devletin egemenliğinin sarsılması anlamına gelir. Ve devlet egemenliği bir kere sarsıldığında, ilgili toprak üzerinde yaşayan herkesin şiddet uygulama hakkı ortaya çıkar.

Sonsöz

Devletin tekelinde olmayan şiddet, devlet içinde devletler doğurur ve bu, devletin egemen olmadığını gösterir. Bu nedenle devlet aygıtının başındakilerin şiddeti tekeline alıp kendisine karşı olanları ezdiği gibi kendisine taraf olanları da ezmesi gerekir. Aksi takdirde normal durum anormale dönüşür ve devlet aygıtının başındakiler devleti kendi kendilerine gayrımeşru ilan etmiş, ve dahi daha sert bir okumayla devleti ilga etmiş olurlar.


Türkler için Siyasete Giriş Dersleri serisinin tümü için tıklayın.

Footnotes

  1. Ana konudan sapmamak için ilgili KHK’yı tartışmaya dahil etmemeye çalışacağım. Bu nedenle 121. maddenin ne kadar gerekli olduğunu tartışmayacağım. Bunu, ilgili diğer yazılarda yazdım ve dilerseniz sağ üst köşeden 696 sayılı KHK şeklinde bir arama yapıp ilgili yazılara ulaşabilirsiniz.
  2. Burada siyasetten bağımsız, şiddet odaklı bir tespit yaptığımı lütfen fark edin.

5 comments On Devlet Neden Şiddeti Tekeline Alır ve Almalıdır?

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.