Devletin ve Yargının Meşruiyetini Sarsan Yargıtay’ın “Charlie Hebdo” Gerekçeli Kararı

Yargıtay, geçtiğimiz günlerde, Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ın yargılandığı, Charlie Hebdo katliamına sebep olan karikatürlerin Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmasıyla ilgili gerekçeli kararını yayınlamış1. Gerekçeli kararın ulaşabildiğim kısmını yorumlayalım (not: İtalik kısımlar karar metni, koyu kısımlarsa benim yorumlarımdır):

“Mahkememizce sanıkların eylemlerinin, TCK 216/1. maddede yer alan ‘Halkın din bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek ve bu suretle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması’ şeklinde gerçekleştiği kabul edilmiştir. Çünkü Fransız dergisine yapılan saldırının temelinde, o derginin İslam peygamberi Hz. Muhammed’e yönelik olarak gösterdiği saygısız yaklaşımın olduğu tartışmasızdır. Bu saldırıda 10’dan fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Bu defa, Fransız dergi kapağına Hz. Muhammed’i temsil ettiğini bildirdiği bir çizim koyarak o çizimi şöyle konuşturmuştur: ‘Hepsi affedildi – Ben Charlie’yim.’ Yani İslami kökenlilerin kendi peygamberlerine yönelik yapılan saygısız tavır nedeni ile terörist bir yaklaşım sergilemeleri, dolayısıyla inanışa göre en büyük İslam’ın yani peygamberin onları affettiği imâ edilmiştir.

Ne var ki bu saldırının da temelinde olan şey İslami inanışa göre peygamberin bir resminin dahi yayınlanmasının kabul edilemez olduğu yolundaki gerçekliktir. Gerçekten de İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed ‘in resmi hiçbir yerde yoktur. Sadece peygamberimiz değil, müşrik ileri gelenlerinin de resmi yoktur. Çünkü İslami inanışa göre iman bir gayb ve kalb meselesidir. Yani gözünüzle görmediğinize inanmak vardır. Yine inanışa göre, Müslüman olmak Yaradan’a, meleklere, ahirete inanmakla vücut bulmaktadır. Peki hangisinin resmi vardır? Diğer yandan, İslami inanışa göre Hz. Muhammed’i resmetmek mümkün değildir”

1- Anayasamıza, ve hukukun genel ilkelerine, göre, herhangi bir kanun maddesi anayasaya aykırı olamaz. Eğer aralarında bir aykırılık tespit edilirse kanunun hükmü yoktur ve anayasaya uygun karar verilir.

Buna göre TCK 216/1’in kısmen varlığı, kısmense bu şekilde yorumlanması, Anayasanın 25. ve 26. maddelerine açıkça aykırıdır.

2- Devlet, kişilerin haklarını, başka kişilerin kanunsuz davranışlarını engellememek için, kısıtlayamaz, ortadan kaldıramaz. Başka bir deyişle, devlet kişilerin kanunsuz davranışlarını sınırlar ve bunları cezalandırır. “Bakın, siz bunu yayınlayınca başka birileri de gidip adam öldürüyor” diyemezsiniz. Devlet, adam öldürülmemesi için ifade özgürlüğünü kısıtlayamaz. Adam öldürecek veya öldürmüş olanları kısıtlar.

3- Saygıdan hepimiz aynı şeyi anlamayabiliriz. Hepimiz aynı kişilere veya değerlere saygı göstermek zorunda da değiliz. Bugünkü cumhurbaşkanı, benim değerim olan Atatürk’e saygısızlık gösterdiğinde O’nu öldürmeye kalkacak kimselerin olmayacağına dair güvenle nasıl ki söylemleri engellenmediyse, öldürmeye kalkacak olan kimseleri dizginleyerek burada bahsi edilen karikatürlerin yayınlanması da engellenemez.

4- İslami inanışa göre anayasayı ve devleti düzenleyeceksek anayasayı çöpe atmamız gereklidir zira İslam’da ifade özgürlüğü yoktur. Yargıtay’ın görevi hukuka uygun karar vermektir, hukuku değiştirmek değildir. Yargıtay, Anayasa yerine başka bir metne referans vererek, hukuka aykırı bir karar vermiştir.

5- Devlet, müslümanların olduğu kadar müslüman olmayanların da devletidir. Devletin en büyük kurumlarından birisinin ayrımcılık yapması devletin meşruiyetini zedeleyicidir.

6- Müslüman olmak gayba inanmakla mümkün olabilir. Devlet müslüman olamaz, kimseyi müslüman olmaya da zorlayamaz. Müslümanlığın hükümleri ile bugünkü anayasa ve yasalardaki hükümler arasında çelişkiler vardır. Yargıtay, anayasayı gözardı ederek verdiği bu kararla şeriat hükümlerinin yasaların ve anayasanın yerini almasının zeminini hazırlamıştır. Artık laikliğin anayasa metninden kalkmasına da gerek yoktur zira gerekli içtihada sahibiz.

“Unutulmamalıdır ki, TCK 216/1. (Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik) maddede yer alan suç, bir tehlike suçudur. Yani sonucun gerçekleşmesi zaten gerekmez. Açık ve yakın tehlike bu davada bu şekliyle gerçekleşmiştir. Zira insanlar yayından hemen sonra 81 ilin 47’sinde ve bazı illerde, birden fazla ilçede tepkilerini toplu olarak ortaya koymuşlardır. Bu durum başlı başına bir tehlikedir. Bu tehlike açıktır. Çünkü somuttur. Elle tutulur, gözle görülür eylemli bir bir araya gelme hali vardır. Bu tehlike yakındır. Çünkü eğer bu dinsel inanışa sahip olmayanların karşı bir bildirimi olsa, bu topluluklar harekete geçecektir. Onun için de tehlike açık ve yakındır. Nitekim suç, tahrik edilenlerin hareketi algılamaları anında oluşmaktadır. Burada tahrik edilenler, yani peygamberlerinin resmedilmesini kabul edemeyenler, birçok yerde harekete geçmiş, yani tahrik olmuş, toplu tepkilerini dile getirmişlerdir. İşte bu toplumsal barışı bozmaya namzet açık ve yakın bir tehlikedir. Bu durumda iken sanıkların bu çizimi yayınlamalarının barışçıl bir yaklaşım olduğu söylenemez. Bilakis, sanıkların yazılarında yer alan bu ifade biçimi zaman olarak uygunsuz ve başlı başına zaten bizatihi kışkırtıcıdır.”

7- TBMM başkanının laiklik söyleminden sonra da kitleler tepkilerini ortaya koymuştur. Aynı şekilde Gezi Parkı protestolarında gerçekleştirilen kitlesel gösteriler de ortadadır. İsmail Kahraman’a karşı hiçbir şey yapılmadığı, tıpkı döneminin başbakanı başta olmak üzere hükümeti ve pek çok siyasetçisi gibi, ortadadır. Hukuk ikiyüzlü olamaz. Hukuk temiz ve pak, tamamiyle tarafsız olmak zorundadır.

8- (3. maddeyi tekraren) Tahrik olarak sokaklara dökülen milyonlar söz konusu olduğunda 216/1 ortada yoktur. Tersine, bu milyonlar gözaltına alınmış, haklarında davalar açılmış, dövülmüş, öldürülmüş, sakat bırakılmışlardır. Bir değeri diğerinden üstte tutmak kabul edilebilir olmadığı gibi bu değeri, gerekçeli kararda yazıldığı gibi, dayatmaksa hiç kabul edilebilir değildir.

“Her cezai norm uygulanacağı ülkenin değerleri ile paraleldir. Öyle de olmalıdır. Sanıkların bu yaklaşımları somut davada bir defa zamanlama açısından sorunludur. Çünkü İslam peygamberine hakaret edildiği için 7 Ocak’ta bir katliam yaşanmıştır. Sanıklar 14 Ocak’ta dergi kapağındaki Hz. Muhammed’e atfedilen çizimi yayınlamışlardır. Oysa bu ülkede dinsel kökenli (mezhepsel yaklaşımlar da bu çerçevede değerlendirilebilir) ani toplumsal reaksiyonlar bize çok yabancı değildir. Örneğin, 18 Nisan 2007’de Malatya’da Hıristiyanlık ile ilgili kitaplar yayınlayan Zirve Yayınevi’nde çalışan kişiler öldürülmüştür. Celsede de dile getirildiği gibi, Sivas olaylarına ilişkin hafıza daha tazedir. 2006’da Rahip Santoro öldürülmüştür. 1930’da Kubilay Olayı vardır. 1978 yılı Maraş olayları vardır. Yakın geçmişte ateist olduğunu gizlemeyen yazar Aziz Nesin’in İslam dinine yönelik bazı hakaret içerikli sözler söylediğinden bahisle Sivas’ta toplu halde harekete geçen insanlar, Aziz Nesin’in kaldığı bildirilen oteli galeyana gelerek ateşe vermiştir. Olayda çok sayıda yazar, ozan ölmüştür. Aziz Nesin bu olaydan kurtulmuştur. Üstelik bu sözleri tam olarak nasıl söylediği bile belli değildir. Oysa anında bir reaksiyonla insanlar kendi kutsallarına yönelik hakaret yönünden toplu halde ve sonunu düşünmeden harekete geçmişlerdir. Bunlar ve daha örneksenecek birçok olay, dinsel saikle ve din adına yapanlar tarafından iyi niyetli olarak yapıldığına inanıldığı şekli ile yaşanan olaylardır. Bunlar bile, dinsel anlamdaki tahriklerin nereye gideceğinin bilinmezliğini ortaya koymaktadır. Sonuçta, dinsel saikle hareket edenler sonuçtan çok sebebin doğruluğundan hareket etmektedir. İşte bu gerekçe ile yayınlanan çizim nedeni ile toplu hareketlerin mevcudiyeti karşısında somut bir şekilde TCK 216/1. maddedeki suçun unsurlarının oluştuğu kabul edilmiştir. Sonuçta bu davada TCK 216/1. madde uyarınca ülkede yaşayan halkın İslam dini yönünden kendilerini diğer dinlerden farklı gören kesimini alenen kullanılan Hz. Muhammed ‘e ait olduğu bildirilen çizim ile tahrik eden sanıkların bu eylemleri sonucunda, kamu güvenliği açısından, kamu barışı açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkmıştır. Çünkü birçok yerde tek kişilik olmayan, birden fazla kişinin katıldığı tepki eylem ve hareketleri gerçekleşmiştir.”

9- Hiçbir cezai norm, bir yerdeki çoğunluğa göre oluşturulamaz. Çoğunluğun haklı olduğu şekilde bir tez hiçbir yerde geçerli veya meşru değildir. Hukukta ise böylesi bir meşrulaştırma yoktur ve bulunması, normal bir ülkede, teklif dahi edilemez.

Bir argümanın savunanlarının çokluğu o argümanı haklı çıkarmaz. Galileo’ya karşı çıkan milyonların dünya merkezli evreninde yaşamamaktayız. Daha da garibi, savunulduğu sanılan Hz. Muhammed’in de bu türlü cezayı hak eden kötü biri olduğu ortaya çıkacaktır zira O da kendinden sayıca çok üstün olan insanlara karşı bir argüman üretmiş ve savunmuştur. Mahkemeye göre, tutarlı olmak gerekirse, İslam’ı bırakıp 6. asır Arap dinine inanmamız gerekmektedir.

10- Geçmişte müslümanların yaptığı katliamlar varsa devlet bu müslümanları dizginlemekle mükelleftir. Koruyucu önlem olarak hakların dizginlenmesi yalnızca savaş hallerinde meşrudur. Eğer müslümanlar bir savaş yapmaktaysa bunlara karşı silahlanıp karşı savaş açmak kişilerin meşru hakkı olacaktır.

“Sanıkların üzerine atılı suçun genel kast ile işlendiği tartışmasızdır. Sanıklar kendi beyanlarında da Fransa’da yapılan saldırıyı kınamak, terörü lanetlemek ve ölen dergi çizerleri ya da yazarları için destek olmayı hedeflemişlerdir. Bunda bir sorun yoktur. Ancak bu desteğin ya da düşünsel protestonun yöntemi, sanıkları önce suçlu duruma düşürmektedir. Çünkü 7 Ocak’ta İslam adına hareket ettiğini söyleyenler, İslam peygamberine yönelik derginin kabul edilemez buldukları saygısız çizim ve yaklaşımları için çok sayıda dergi çalışanını öldürmüştür. Fransa’da buna tepki olarak yayınlanan Charlie Hapdo dergisi bu defa derginin kapağına Hz. Muhammed’e ait olduğunu imâ ettiği bir çizim koyarak kendince bir tepki seçkisi yayınlamıştır. İşte bu saldırıdan sadece 7 gün sonra, sanıklar derginin kapağında yer alan Hz. Muhammed’de ait olduğu kabul edilen çizimi de içerecek şekilde tüm dergi kapağını görsel olarak köşe yazılarının başına koymuşlardır. Sanıklar birer köşe yazarıdır. Açıklamalarını, tepkilerini sözlerle ifade edebilecek yeterliliğe ve entelektüel birikime sahiptirler. Nitekim her iki sanığın da yazı içerikleri okunduğunda, ne söylemek istedikleri anlaşılmaktadır. Yazı ile verilmek istenen mesajı zaten vermişlerdir. Bu yazının fikirsel olarak ayrıca Charlie Hebdo kapağı ile pekiştirilmesine gerek var mıdır? Olağan bir kabul ile, aslında yoktur.

Fakat bu bir tercihtir ve sanıklar tercihlerini kapağı da koymaktan yana kullanmışlardır. Sanıkların ifade özgürlükler içerisinde dergi kapağının yayınlanması köşe yazılarında verilmek istenen mesaj için zorunlu bir parça değildir. Sanıklar o resimleri koymadan da ifade özgürlüğü çerçevesinde köşe yazılarını verebilirdi. Ve yine sanıklar eğer buna rağmen yukarıdaki mantık ile dergi kapağını koymak konusunda bir tercihte bulunuyor ise o halde onları buna iten sebebin arkasında olası kast vardır. Yani sanıklar olabilecekleri tahmin edebilecek öngörebilecek bilgi birikimine veri birikimine ve tecrübeye sahiptirler. Buna rağmen tercihlerini resimi koymaktan yana kullanmışlardır. Sanıklar muhtemel tepkiyi öngörmüş, ancak geri adım atmamışlardır. Bu ise gelecek tepkileri baştan kabullenme olduğunu gösterir. İşte bu gerekçe ile mahkememizce sanıklar yönünden olası kast hükümleri uygulanmıştır. Olası kast için oran belirlenir iken de kastın ağırlığı ve suçun niteliğine göre alt sınırdan uzaklaşıldığına göre, bununla orantılı bir değerlendirme yapılmıştır.”

11- Ne yazıp ne yazmayacağıma, bunu hangi görsellerle pekiştireceğime, görsele ihtiyaç duyup duymadığıma benden başka birisi karar veremez. 

12- Hukukta ne niyet okuma, ne başkasına tavsiye yoktur. Hukuk verilerle hareket eder. Size göre bir görsele ihtiyaç yoktur, bana göreyse vardır. İfade hürriyeti, herhangi bir mahkemedeki hakimlerin belli kelime veya görsellerin metin içinde yer alıp almamasına karar vermesinin önünde engeldir.

13- Muhtemel tepkileri öngörmek zor değildir. Devletin ve hukukun görevi ise bundan sonra başlamaktadır. Müslüman alınganlığı, kanunda yer alması gereken bir şey değildir. Müslümanlar kanunca korunmak zorunda da değildir.

14- Eğer kitlelerin tepkileri önemli bir konu ise devlete de Yahudilerin devletten sürülmesi ve vatandaşlıktan çıkarılması tavsiyesi yapılabilir zira Müslümanlar böyle bir kararı yine sokaklara döküleceklerdir fakat bu sefer adam öldürmek yerine mahkemeyi ve kanun koyucuları kutlamak için yapacaklardır.

“Unutulmamalıdır ki, hakimler sadece hukuka ve vicdana uygun karar vermezler. Onların temel hareket noktası, eylemin tanımlanması ve cezanın bireyselleştirilmesi aşamasında ortaya çıkan toplumsal yapı ve ihtiyaç kavramlarının içselleştirilerek doğru yere varma amacıdır. Aslında temelde hukuk da bunun için vardır. Amaç toplumsal öç alma duygusunu engellemek, toplumun suç saydığı eylemleri devletin sağladığı güç ile ve fakat toplum adına yaptırıma tabi tutmaktır. Hakimler de tam olarak bunu yaparlar. Hiçbir hakimin içinde yaşadığı toplumdan koparak farklı hareket etme hakkı ve lüksü yoktur. Bu mantıkla içinde yaşanılan toplumda İslam peygamberinin resminin görüntüsünün olmaması, bunun belli dinsel dayanaklarının mevcut olması ve Müslümanlar tarafından bunun genel kabul gören mutlak doğrulardan biri olarak hem kabul edilmesi hem de bu doğru çerçevesinde eylemli olarak yaşanıyor olması, mahkememiz tarafından dikkate alınmıştır. Mahkememiz, içinde yaşanılan toplumda büyük kesimi oluşturan İslami dinsel topluluğunun inançlarına, doğrularına saygı duymakla yükümlü olup, bu realiteyi de görebilecek yeterliliktedir. Verilen ara karar ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tek taraflı bir bakış açısı sergileyebileceği yolundaki düşüncelerden de kaçınılması gerektiği değerlendirilmiştir.”

15- Hakimler, anayasamıza göre, hukuka ve vicdana göre karar verirler. Ne hukuk, ne hukuk felsefesi, ne de anayasamızda başka bir kaynak görülmemektedir.

16- Toplumların suç olmayan bir eylemi suç olarak görmesi durumunda suç olmayan eylemin suç olması, gerekçeli karara göre, yalnızca meşru değil aynı zamanda zaruridir. Yani Ramazan ayında sokakta sigara içen bir kişi, şu anlığına kabahatler kanununa göre cezalandırılabilir, gerekli değişiklik yapılırsa kırbaçla veya sopayla da bu kişinin hakkı verilebilir. Gerekçeli karar bunun önünü açmaktadır.

“Böylesine kitlesel hareketlere sebebiyet verecek ve tahrik olan kitlelerin kutsal saydığı bir hususta sanıkların üzgün olduklarını gösteren en önemli delil, bu üzüntünün, bu pişmanlığın uygun bir şekilde ifade edilmesidir. Ancak sanıklar tarafından bu gerçekleştirilmemiştir. Sanık Hikmet Çetinkaya her türlü teröre karşı olduğunu, kaldı ki yer verdiği çizimin Hz. Muhammed olduğuna inanmadığını söylemektedir. Sanık Ceyda Karan’ın hareket noktası ise herkesin bir diğerinin inancına ve ifade özgürlüğüne saygı duyması gerektiğidir. Dolayısıyla, kendisinin de bu ifade biçimi karşısında saygı görmeyi hak ettiğini aslında söylemektedir. Ancak bunlar temelde sanıkların yaptıkları eylem nedeni ile nedamet içinde olduklarını gösteren şeyler değildir. Bu durum, özellikle gerekçede bildirilerek sanıklar için takdiri indirim nedenleri uygulanmamıştır.”

17- Anayasal hak ve insan hakkının dini haktan aşağıda olduğu metinde görülmektedir.

18- İfade özgürlüğü hakkını kullanma nedeniyle kişilerin üzgün olduğunu söyleme veya göstermelerini beklemek, artık hukukun zerrece kalmadığı bir konumda mümkündür.

Ezcümle bu karar hukuki değildir, anayasaya ve insan haklarına aykırıdır.

Haber http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/540758/Ceyda_Karan_ve_Hikmet_Cetinkaya_ya_hapis_cezasinin_gerekceli_karari_aciklandi.html adresinden alınmıştır.

Footnotes

  1. Yargıtay’ın sitesinde gerekçeli kararları bulamadığım için en sona Cumhuriyet’te bulabildiğim haberi ekliyorum, eğer kararı Yargıtay’dan bulabilirseniz lütfen beni de bilgilendiriniz.

3 comments On Devletin ve Yargının Meşruiyetini Sarsan Yargıtay’ın “Charlie Hebdo” Gerekçeli Kararı

Leave a Reply

Site Footer