Egemenlik Kavramı ve Cumhuriyet

Stanford Felsefe Ansiklopedisi’nin egemenlik maddesinin yazarı Philpott, yazısına “zaman içerisinde anlamı değişiklik gösterse de ‘bir toprak üzerindeki en üstün otorite’ olan bir temel anlamı vardır” diye başlar1. 16. asırda Jean Bodin egemenliğin, Philpott’un da alıntıladığı, ilk tanımını yapıyor2. 17. asırda kralı anarken kendisinden egemen olarak bahseden Hobbes kralın mutlak üstünlüğünü savunurken 19. asrın başında Donoso Cortes, egemeni kimseden emir almayan nihai otorite olarak tanımlıyor3. 20. asrın başındaysa Carl Schmitt “sovereign is he who decides on the exception” (egemen, hariç olanı belirleyendir) gibi muhteşem bir tanım yapıyor4.

Yani, Philpott’un da dediği gibi, egemenin “bir toprak üzerindeki en üstün otorite” manası sabit ve tanımlar bu temelin etrafında yapılıyor.

Egemeni tanımlarken kullanılan otorite kelimesine dikkatinizi çekmek isterim. Otorite ile güç birbirinden farklı terimler/kavramlar ve otorite, ama o ama bu sebeple, emir verme ve itaat bekleme hakkına sahip olma durumu veya sahip olan kişi anlamını taşıyor5. Yani egemen, ister sahip oluğu güç nedeniyle isterse bundan bağımsız başka bir nedenle kendisine itaat edilmesi gerekli olandır.

Schmitt’in egemenlik tanımından devam edersek görürüz ki egemenliğin ifası için bir kurumsal yapıya ihtiyaç duyulur. Kurtuluş Savaşı sürecinde etrafındaki örgütlenme sayesinde Meclis egemen olmuşken bundan iki asır öncesinde tek hakim olarak padişah egemen olmuştur. Bu örneği biraz genişlettiğimizde şunu görürüz: Egemen bir kişi, küçük veya büyük bir grup, veya ilgili toprak parçası üzerindeki tüm insanlar olabilir ve bu üçünden başka bir ihtimal yoktur. Bu üç egemenlik türü, karşımıza üç farklı “devlet türü” çıkarıyor: Tek kişinin egemen olduğu monarşi/krallık/imparatorluk, küçük veya büyük bir grubun egemen olduğu aristokrasi/oligarşi, halkın egemen olduğu cumhuriyet.

Tarih içerisinde, yukarıda andığım isimlerden devam edersek, farklı kişiler farklı dönemlerde farklı egemenleri tercih ediyorlar. Hobbes bir kralın egemenliğinden tarafken kendisinden bir asır önce yazmış olan Bodin bir cumhuriyeti, yani halkın egemenliğini tercih ediyor. 17. asrın bu defa ikinci yarısından sonra meyve veren John Locke ise aristokrasiyi, yani bir grubun egemenliğini tercih eder görünüyor. Fransız İhtilali’ni takiben cumhuriyet fikri destek bulmaya başlıyor ve bugün gelişmiş dünyadaki istisnasız tüm ülkelerde, resmi adı farklı olsa da, cumhuriyet rejimi hüküm sürüyor6.

Bir örnek vereyim. Bu yazıda İngiltere’nin monarşiden çok cumhuriyete benzediğini iddia ediyorum. Orada da sorduğum üzere, meclis ve monarşinin hangisinin diğerini feshetmesi durumunda İngiliz halkının tepkisinin daha az, daha yumuşak olacağı bu iddiamın temeli. Verdiğim İngiltere örneği de şu açıdan önemli: Egemenlik, tanımı gereği, bir otoriteye ihtiyaç duyar ve bu otorite esasında (uygulamada ve zihinlerde) halk olduğu sürece adının ne olduğu çok da önemli değil.

Neden gelişmiş dünyada cumhuriyet fikri baskın? Çok kısaca şu adımları takip ettikleri için: Egemen otoritedir, kanun koyucu ve uygulattırıcıdır, ve boyun eğilmesi gerekir. Ben kimseden, hiçbir şekilde aşağı değilim. Bu nedenle ne bir kimseye ne bir gruba boyun eğmeyi kabul etmiyorum. Bu durumda kendi kendime boyun eğmekteyim. Herkesin kendine boyun eğmesi durumundaysa düzenli işleyen bir topluma ve nihayetinde devlete ve düzene sahip olamayız. Bu durumda ben, ve herkes, egemen olmalı.

Yani egemenliğin halka ait olması, herkesin eşit derecede kanun koyucu olması, herkesin eşit derecede saygın olması, herkesin eşit derecede haysiyet sahibi olması… demek. Başka bir deyişle cumhuriyet, daha sonra atılacak (hukuk önünde eşitlik, saygınlık olarak eşitlik, değer olarak eşitlik gibi) pek çok eşitlik iddiasının temellendirilebilmesi için bir ön şart.

Ve cumhuriyet, hem zihinlerde hem de uygulamada yoksa, o ülkede eşitliğin hedeflenebilmesinin de, uygulanabilmesinin de imkanının olmadığını söylememize imkan veren, en önemlisinden bir kavram.

Tarihte cumhuriyetin en erken örnekleri Atina, Sparta ve Roma’da bulunuyor. Bunların üçünde de bugünkü anlamda bir cumhuriyet yok zira “cumhur” belli ve küçük gruplardan müteşekkil. Bugünkü cumhuriyetlerle ortak oldukları nokta ise şu: Tümünde halk kavramı var ve siyasette bu halk etkin, tümünde yöneticiler belli sürelerle değişiyor ve halk bu değişimde söz sahibi, ve tümünde halk yöneticileri de bağlayan yasalar yapabiliyor veya, başka bir deyişle, halk yöneticileri denetliyor.

Yani cumhuriyet fikri ve uygulaması sayesinde hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları gibi bugün el üstünde tuttuğumuz ve önem verdiğimiz “konular” sadece bir laf olarak değil bir gerçeklik ve bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Atatürk’ün “laiklik nedir, ben anlamadım” diyen mebusa “adam olmak demektir” cevabı, esasında cumhuriyeti anlatıyor.

Türkiye’de süregiden bir demokrasi tartışması bulunmakta. Her eksiğimizi demokrasi eksikliğine bağlama hastalığımız var. Fakat, göstermeye çalıştığım üzere, Türkiye henüz cumhuriyet değil. Bu yazıda belirtmeye çalıştığım üzere Türkiye bir cumhuriyet değil zira anayasasında egemenliğin sahibinin egemenliğini nasıl koruyacağının bir cevabı bulunmuyor. Her ne kadar egemen millettir dense de bunun, bir şekilde egemenliği temsil edenlerin egemenliği elinden alması durumunda ne yapılacağının anlatılmaması nedeniyle sadece boş bir laf olduğu açık – tıpkı cumhurbaşkanının yalnızca vatana ihanetten yargılanabilirken vatana ihanetin tanımlanmaması nedeniyle esasında cumhurbaşkanının tamamen dokunulmaz olması gibi.

Türkiye’nin cumhuriyet olmamasına bir örnek daha vermek isterim. Hukukta normlar hiyerarşisi denilen bir kavram vardır. Bu kavrama göre hukukta birden çok norm bulunur ve her norm, bir üstündeki normdan gücünü alır (yönetmelikler tüzükten, tüzük kanundan, kanun anayasadan gibi). En üstün olan norm anayasadır ve gücünü egemenden alır. Türkiye cumhuriyet olduğu iddiasında bulunduğundan bu egemen de halktır. Yani halk otoritedir, otorite olarak kendisine bir anayasa yapmıştır. Bunu savunacak da, değiştirecek olan da, kaldıracak olan da yine halktır.

Halkın yaptığı anayasaya göre diğer kanunlar (ve diğer normlar) yazılır ve hiçbir norm anayasaya aykırı olamaz. Nihayetinde anayasa egemendir ve diğer normları hazırlayanlar yalnızca egemenin temsilcileridir. Hiçbir temsilciyse halkın kendisinden üstün değildir.

Anayasanın 34. maddesine göre toplantı ve yürüyüş bir haktır. Ama bunu düzenleyen 2911 sayılı kanuna baktığımızda gerek toplantının, gerek yürüyüşün bir haktan ziyade bir lütuf olarak algılandığını görürüz. Yani kanun anayasada yer almayan ve alamayacak bir şekilde anayasayı sınırlar. Daha açık bir deyişle egemenliğin temsilcileri egemeni sınırlar. Bir cumhuriyette ise egemenin temsilcilerinin egemeni sınırlama şansı da, hakkı da bulunmamaktadır.

Bu yüzden bir daha tekrar etmek isterim ki Türkiye bir cumhuriyet değildir ve akıllarımızdaki demokrasiye ulaşabilmek için önce cumhuriyet olmaya ihtiyacımız bulunmaktadır.


(Egemenlikle ilgili daha önceden yazmış olduğum egemenlik kavramı ve egemenlik, yasallık ve meşruiyet başlıklı yazılara da göz atmak isteyebilirsiniz)

Türkler için Siyasete Giriş Dersleri serisinin tümü için tıklayın.

Footnotes

  1. https://plato.stanford.edu/entries/sovereignty/
  2. Les Six livres de la République, ilk basım 1576.
  3. Kendisinin pek güzel derleme kitabını İngilizce olarak buradan bulabilirsiniz.
  4. Politische Theologie. Vier Kapitel zur Lehre von der Souveränität, ilk basım 1922.
  5. Sonrasında otorite ve güç ilişkisi için ayrı bir başlık açacağım için bu tanımı burada bırakıyorum.
  6. Bizse bugün, 2017 yılında padişahlığı övüyor, arzuluyor ve uyguluyoruz.

4 comments On Egemenlik Kavramı ve Cumhuriyet

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.