Eşit Haysiyet İlkesi ve Vatandaşlık Mefhumu

Bu yazıda vatandaşlık hakkını oy vermeye denk tutuyorum demişsiniz. Ve bizim için cumhuriyet demokrasiden öncelikli bir değerse ve cumhuriyetin olmazsa olmazları biri oy hakkı (vatandaşlık hakkı) ve eşit haysiyet ilkesi ise demokrasi ve cumhuriyet bu durumda ayrılmış ikili olmuyor mu? Eşit haysiyet demek demokrasi demek değil midir?”

Öncelikle bu mail’i gönderen Oğuz Yurtçu Bey’e teşekkür etmeliyim. Bu soru üzerinden, bu ilki olmak üzere, iki yazı bu seriye eklenecek. Bu giriş notuyla konumuza girelim.

Eşit Haysiyet İlkesi

Siyaset felsefesi/teorisinde en çok tartıştığımız sorulardan birisi “eşitlik ama neyin eşitliği”. Günümüzdeki tartışmalar sorunun ekonomi ayağına odaklanmış olsa da tarihsel olarak esas sorun sosyal/sosyo-politikal eşitlik olmuş ve sıradan bizlerin elitlere “ben senden düşkün değilim, seninle eşitim ama bu neyin eşitliğidir tam adını koyamıyorum” minvalli bakışıyla sürdürülegelmiş.

Konunun tarihini deşmek bu serinin amacı olmadığından sonuca gelelim. (Öncesinde tek tük sesler bulunsa da) nihayetinde 19. asırda fark edilmiş ki diğer hangi eşitlik hedeflenir olunursa olunsun (ekonomik varlık eşitliği, ekonomik gelir eşitliği, politik eşitlik, fırsat eşitliği, vesair) hepsinin temelinde her insanın insan olarak değerli olduğu ve sonradan edinilen veya yaşanılan değişimlerin hiçbirinin bu temel eşitliği bozamayacağı fikri bulunmakta.

Bu cümleyi biraz açalım. İnsan hakları evrensel bildirgesinin ilk maddesi herkesin özgür ve onur ve haklar bakımından eşit doğduğunu söyler. Bizde onur olarak çevrilmiş olan kelimenin İngilizcesi ise dignity, yani haysiyettir (buradan bakınız)1. New York Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Jeremy Waldron, haysiyetin hem bir ahlak, hem bir hukuk ilkesi olduğunu söyler. Tarihteki tartışma da, her hukuk tartışması gibi, önce ahlakla başlamış, sonrasında hukuka üstün bulunan ahlaki duruşun işlenmesiyle devam etmiştir.

TDK, onur ve haysiyet kelimelerinin ikisine de öz saygı karşılığını kullanmaktaysa da burada bir eksiklik olduğunu savunuyorum. Örneğin konumuzdaki en önemli isimlerden Kant, haysiyeti ahlakın, yani diğerleriyle ilişkilerimizin temeline koymuş ve saygıyı haysiyetle açıklamıştır (bakınız). Yani haysiyet saygının temelidir fakat öz saygı haysiyetin yalnızca bir veçhesidir. Haysiyet, kişinin insan olmasından kaynaklanır ve bu nedenle en saygıya layık olmayan kişilere dahi asgari bir saygıyla davranılır. Tecavüzcü veya katillere de adaletle davranılması talebi, örneğin, bu kişilerin de, her ne kadar az da olsa, haysiyet sahibi olmalarıyla temellenir2.

Haysiyetin bireysel değil toplumsal bir mefhum olduğunu kabul ettiğimizde modern dönemdeki birey-birey ve birey-toplum ilişkisinin nasıl şekillendirildiğini görürüz: Herkes birey olarak değerlidir ve bu nedenle kişiler de, organizasyonlar da kişilerin bu değerini tanımalı ve bu şekilde davranmalıdır. Bu, TDK’nın, ve genelinde Türkiye’nin, henüz yeterince tanış olmadığı bir konudur: Herhangi bir kişiye sadece insan olduğu için değer göstermediğimiz zaman bu kişinin haysiyetiyle, farklı kavramlar olsa da bir parça moda olan deyişle insanlık onuruyla oynarız.

Vatandaşlık Mefhumu

İkinci dünya savaşı bittikten sonra BM’deki temel dertlerden birisi vatansızların sayısını azaltmak olmuş ve 1954’ten 1973’e dek çeşitli konvansiyonlarla herkesi bir ülkenin vatandaşı yapmaya çalışmış dünya ülkeleri (ki Türkiye de 1973’te Bern’de imzalanan konvansiyonu TBMM’de kabul etmiştir). Konunun detaylarını, konudan sapmamak için, atlıyor ve vatandaşlığın ne olduğuna geçiyorum.

Vatandaşlık, egemen bir ülkeyle hukuki bağa sahip olma durumudur (ki TDK’nın tanımının yurttaşlık kelimesine yönlendirmesi ve o başlıkta bu hukuki duruma bir atıfta bulunulmaması da darbeyi “demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme” olarak tanımlayan TDK’nın bir diğer garabeti olarak kenarda dursun). Bu hukuki bağ, İngilizcesi ile non-voluntary, Türkçesi ile gayrı-iradi bir bağdır ve, şahsi kanaatimce, insan hakları evrensel sözleşmesinin en “hakka aykırı” maddesidir3.

Vatandaşlığın belirli getiri ve götürüleri vardır. Örneğin bağlı bulunulan devlette zorunlu askerlik hizmeti varsa ve Türkiye’de olduğu gibi vicdani ret kabul edilmemişse, askerlikle yükümlü kişiler bu yükümlülükten, bila kayd-u şart, kurtulamazlar. Öte yandan vatandaşlığın getirileri de vardır ve bunlar temelde (veya pratik karşılıkta) ikidir: Oy verme/siyasete katılma hakkı ve sosyal yardımlardan faydalanma hakkı. Ülkede geçici veya kalıcı oturma izni fakat vatandaşlığı olmayan bireylerden fazla olarak ülke vatandaşlarının sahip olduğu haklar bunlardır ve bu kadardır.

Eşit Haysiyet,Vatandaşlık ve Eşit Vatandaşlık

Vatandaşlık ile eşit haysiyet ilkesi arasındaki bağı şimdi kurmaya başlayabiliriz.

Özellikle 20. asır ve sonrasında tüm devletler halkın egemen olduğunu, yani cumhuriyet olduklarını, ve demokrasi olduklarını iddia etmekteler. Hem cumhuriyet, hem demokrasi eşitlerin sistemidir – cumhuriyette her vatandaş, demokraside her seçme ve seçilme hakkına sahip olan kişi birbirinin, hukuk önünde ve siyasal olarak, eşitidir. Eşit haysiyet ilkesi, hem teorik/felsefik, hem pratik anlamda hüküm sürmediği sürece ne bir cumhuriyetten, ne bir demokrasiden bahsedilemez. Ve o ki cumhuriyet de demokrasi de eşit haysiyetle temellendirilir, ve o ki vatandaşlık eşitlerin ilişkisini gerektirir, eşit haysiyet ilkesi (eşit) vatandaşlığın temelidir.

Burada not edilmesi gerekir ki vatandaşlıkla eşit vatandaşlık aynı şey değildir. Vatandaşlığın hukuksal bir mefhum olduğunu söylemiştik. Kişilerin bir devletle hukuksal bağ sahibi olması her kişinin eşit olduğu anlamına gelmez. Fakat bir cumhuriyetten bahsediyorsak orada eşit vatandaşlıktan başkası düşünülemez. Aynı şekilde hukuk devletinin kimsenin hukuktan üstün olmadığı ve hukukun kimsenin lehine olmadığı devlet olduğunu söylemekteyiz. Vatandaşların eşit olmaması durumunda hukuk devleti yoktur, hukuk devleti yoksa modern/liberal demokrasi yoktur. Yani idealimizde eşit haysiyet ilkesi vatandaşlığın temelidir fakat vatandaşlık tek başına eşit haysiyet ilkesinin varlığına dalalet etmez.

Eşit Haysiyet İlkesinin Sosyal, Ekonomik ve Politik Veçheleri

Görüleceği üzere eşit haysiyet ilkesi ekonomiden tamamen, sosyal hayattansa büyük ölçüde bağımsızdır. Yani eşit haysiyet ilkesi günümüz dünyasında gelirlerin veya varlıkların daha eşit olmasını ya da sosyal hayatta herkesin eşit statülere sahip olmasını vaaz etmez. Bunun iki sebebi vardır.

İlk sebep pratiktir: Kapitalist bir dünyada yaşadığımız için eşit varlık veya eşit gelir isteği eşit haysiyetle temellendirilebilse de ekonomik sistemle uyumlu değildir ve anaakım tartışmalarda hariç tutulur. Avrupa’nın (kendi nitelendirmemle) “kapitalist sosyalizmi” (veya asıl ismiyle refah devleti) bu ilke nedeniyle varlığı ve geliri daha adil dağıtmaya meyyal olsa ve bu yönde çalışsa da temel tartışmalarda eşit haysiyet ilkesi hukuksal bir ilke olarak görülür ve bu şekilde davranılır.

İkinci sebepse yarı pratik, yarı felsefidir: Eşit statü, sosyal farklılıkları ortadan kaldırır. Fakat sosyal hayat, yapısı gereği, farklı statülere, yani farklı sosyal pozisyonlara sahiptir. Toplumlar, bu konuda, organizasyonlar gibidir ve hiyerarşiler oluştururlar. Burada dikkat edilmesi gereken konu herkesin eşit statüye sahip olması değil statüsü daha aşağıda olanların, tıpkı varlıkları veya gelirleri daha az olanların durumunda olduğu gibi, eşit haysiyet ilkesi ve toplumun dağılmaması veya birbirine yabancılaşmaması için, durumlarının haysiyete zarar verici/halel getirici bir konuma inmemesi, indirilmemesidir.

Footnotes

  1. Dignity kelimesi üstüne fazla felsefi ve İngilizce bir tartışma için Waldron’ın buradaki dersine bakabilirsiniz.
  2. Bu konuda Kant’ın ahlak metafiziğinin temellendirilmesi konusunda bir yazıyı yakında ekleyeceğim.
  3. Bu konuda bir yazıyı seriye ekleyeceğim.

Leave a Reply

Site Footer