Hrant Dink’in Anısına – veya Ermenisiz Anadolu

(Bu daha önceden yazdığım bir yazıdır, tekrar paylaşılmıştır)

Zahit bizi tan eyleme türküsünün farklı yorumlarını ararken Erkan Oğur ve Civan (evet, c harfi bulunmayan Rusçadan alıntıyla Djivan değil, bildiğimiz, Türkçede olan Civan) Gasparyan yorumuna denk geldim. Ekrana bir görüntü düştü: Hrant Dink.

İhtimal ki Malatya’da, memleketinde, bir bahçede. Sonbaharın ortaları filan galiba, belki kış. Boynundaki atkıda Ermenistan bayrağının renkleri var. Başındaki kasketi tam da Anadolu işi. Bir yeri gösteriyor, kazmak lazım dercesine bir hareket yapıyor. Sarılıyor birisine, sanki senelerdir görmediği oğluna, kızına, eşine, anasına, babasına sarılır gibi. Arkadaşı mıdır, bahçesinde bulundukları harap yeri onarmaya gelen usta mı?

Ne fark eder ki? İkisinin sarılışları havaalanında kız arkadaşıma sarıldığım onlarca zamanı hatırlatıyor bana.

Kiraz ağacına denk gelmiş sanırım, bir meyve yiyor, çekirdeğini yumruk yaptığı elinin tepesiyle alıyor avucuna. Elleri arkasına bağlı, buradan başka hiçbir milletin insanında görmediğim bir şekilde yürüyor. “Benden O’na bol bol selam söylersin, olur mu bacım ya?” diyor. “Baş üstüne, söylerim”.

Sonra bir yüz giriyor kareye, bir kere daha. Civan Gasparyan. Yüzünde her zaman bulunan hüznü daha bir farklı şimdi. Sanırım sözlerin ne olduğunu biliyor. Bilmiyorum, belki Türkçe bile biliyordur. Bir farklı bakıyor. Sanki O da, sonradan videoyu yapan gibi, Hrant Dink’i düşünüyor. “Tükenmeyiz kırmağ ile”.

Benim atam Karabağ’dan buraya göçmüş. Soyadım ondan Karabağ benim. Ailede geriye dönük hikâyelerimiz pek azdır. Eski nesil anlatmazdı o kadar. “Neden buraya göçtük?” deyince iki şey derlerdi hep. Rus geldi, Ermeni de azdı.

Benim dedelerim Ermeni kesmiştir. Doğrudur. Çünkü Ermeni de O’nu kesmiştir. Soykırımdır şudur budur değil benim derdim. Benim derdim başka.

Yolun sonu ta 1648’de imzalanan bir anlaşma, ardından da 1789’daki bir ihtilal sayesinde ulus-devletlere çıkınca boşalmış Anadolu. Rum gitmiş, Ermeni gitmiş. Kalmışız baş başa. Üç-beş tane numunelik kalmış, 6-7 Eylül Olaylarıyla onların da kanına girmişiz. Eskiden güzel olan Tarlabaşı’na bugün, birkaç yıldır süren yenileştirme çalışmalarına ve akıtılan paralara rağmen, hala girilmeye korkuyorsa o evlerinden kaçan insanların hayaletlerin inatla evlerinde oturmasındandır, başka bir şeyden değil. O hayaletler huzur bulmadıktan sonra milyonlar dökülsün Tarlabaşı’na. Kim her zaman rahat uyku uyuyacak, kim kâbuslardan kurtulabilecek ki?

Boşalmış Anadolu. Biz bize kalmışız. Tarlalar, hayvanlar, ağaçlar, sular, aletler, makinalar, altınlar, gümüşler, paralar, elbiseler, kürkler, eldivenler, bereler, atkılar, gömlekler, ceketler, pantolonlar, çoraplar, kitaplar, kâğıtlar, kalemler, tabaklar, tencereler, tavalar, çatallar, kaşıklar, bıçaklar… Ne çok şey kalmış bize.

Ve ne kadar şey kalmış aslında.

Bugün Anadolu hala koca bir çöplük gibi. Tarlalar boş. Ahırlar, damlar. Büyük sınai üretimi geçtik hadi, el işçiliği ölü. Makinalaşmanın sonucu değil bu, zaten ölüymüş. Ölülerin, yaşayan ölülerin, ölmemiş yaşayanların mallarını almışız pervasızca, umursamazlıkla, ahmaklıkla, ikiyüzlülükle, şerefsizlikle, haysiyetsizlikle, onursuzlukla, gurursuzlukla… Sonra kullanmamışız bile. Satmışız altınları, gümüşleri, yemişiz paraları, giymişiz elbiseleri, kullanmışız tabak çanakları, atmışız kâğıtları kalemleri.

Tarlabaşı gibi Anadolu’da da hayaletler kalmış. Yâr etmemişler giderken “zaten geri gelince yine benim olacak” diye düşündüklerini, “benden sonrakiler iyi baksın” diye düşündüklerini.

Üç kuruşluk adamlar üç milyonluk esbaba bürünmüşler. Ardından Anadolu çökmüş, bir kuru enkaz kalmış geriye.

Neyimiz var bugün? Nelere sahibiz? Sana soruyorum, ey! Ne kaldı geriye? Ahmaklığı öven, ahlaksızlığı kanıksayan, üretmeden tüketen, zihni boşalmış, kalbi boşalmış, benliği boşalmış milyonlarca insandan başka ne kalmış?

Anadolu Rum’la, Ermeni’yle Anadolu olmuş. Bir Yunus, bir Veysel bunlarla çıkmış. Onlar “sayılmayız parmağ ile” demiş. “Tükenmeyiz kırmağ ile”.

Bugün ben, bu topraklardan gitmek için yer arıyorum, zaman arıyorum, fırsat arıyorum. Bu memleket yaşama hakkımı alıyor elimden. Duramıyorum, boğuluyorum. Sağıma baktığımda cehalet, soluma baktığımda cesaret görüyorum. Ahmaklıklarından, ahlaksızlıklarından ben tiksiniyorum. Ben utanıyorum yaptıklarından, düşündüklerinden, düşünmediklerinden, hislerinden, sözde fikirlerinden, ezilmişliklerinden, ezilmişlikleri yüzünden güce tapınmalarından, üç kuruş menfaat için insan satmalarından, onursuzluklarından, gurursuzluklarından, bilmişliklerinden, bilmemişliklerinden…

Ben kaçmaya yer arıyorum şimdi. Benim özüm Türk. Türk oğlu Türk. Sünni oğlu sünni. Kara saçımla, kara kaşımla, kara gözümle, kara kılımla, beyaza çalan tenimle, türküyü sevişimle, rakıya tapışımla, ellerimi arkadan bağlayıp yürüyüşümle, üzüntümle, sevincimle, kırmızı ve beyaza sevgimle…

Ben kaçmaya yer ararken Hrant durdu burada. Öteki olmasına, gayrimüslim olmasına, Ermeni olmasına rağmen durdu. Rakı yüzünden durdu. Türkü yüzünden durdu. Buldu kendince bir sebep. Alıp gitmedi buradan üç çakıl taşını, dilediği gibi bu toprağın dibine girip durdu. Ben bile o kadar “kabul edilebilir” insanken duramıyorum; O ötekinin hasıyken, iyi solcuyken, iyi Ermeni’yken, İslam’ı geçerli bile saymazken, atıllığa karşı çıkıp çalışırken, “elim kurudu mu?” deyip üretirken, cehaletten utanıp okurken, yazarken durdu.

Anadolu hiç bize anlatıldığı gibi değilmiş. Parmağ ile sayılamayanların, kırmağ ile tükenmeyenlerin, taşrasından sormağ ile ahvali bilinmeyenlerinmiş Anadolu. Onlar var etmiş Anadolu’yu. Onlar adam etmiş. Birini vurup öldürmüşler, Anadolu bir daha ölmüş.

Hrant Dink değildi o meşum günde katledilen. Anadolu’ydu – bir kere daha. Ve o kazılan mezara Hrant’tan önce kendisini gömdü Anadolu ve biz, hepimiz, inatla durup sindirilen veya inadı kırılıp kaçırılanlar da dâhil olmak üzere, kalan çerin çöpün hayrını görüyoruz.

Leave a Reply

Site Footer