Kimlik Siyaseti, Abdullah Gül ve Dahası

Sanki ölecekmişim gibi yazılara esas konunun yanında birçok yan konu ekliyorum ki demeye çalıştığım şeyin çerçevesi de okurumca anlaşılsın. Bu yazı da bu şekilde olacak. Esas konu Abdullah Gül’ün potansiyel adaylığı ve bu minvalde yazının akışı şu şekilde:

  • Sol-liberal siyasetçilerin Avrupa ve Türkiye’deki yanlışlığı.
  • Seçim sürecinde baskın (belki tek) diskurun kimlik siyaseti olacak olması.
  • 3713/2, hükümetin bu yasa maddesini kullanımı.
  • Gül’ü desteklemeye karşı dört sebep.
  • Muhaliflerin yapması gerektiğini düşündüğüm şeyler.
  • Türkiye’nin sürüklendiği nokta.

Türkiye’de 70’lerin ortasından, Avrupa ve Amerika’da 90’ların başından beri sürekli tekrarlanan bir hata var: Sözde sol-liberal, özde mantıksız ve gerçekten uzak politikacılar gerçekler yerine olmasını diledikleri şeylere odaklanıp gerçekleri kaçırmaktalar (konu üzerine bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz). Buna yakın zamandan ve Avrupa’dan şöyle bir örnek vereyim: Macaristan’da Nisanda yapılan genel seçimlerden hemen önce, Şubat ayında yapılan bir yerel seçimde başbakan Orban’ın adayı, muhaliflerin adayı karşısında kaybetti. Yalnızca Macar liberalleri değil Avrupa ve Amerika liberalleri büyük bir aşkla “Orban’ın liberalizm karşıtlığının sonu geldi, Macaristan Orban’dan ve partisi Fidesz’ten kurtulacak” dediler. Ben yalnızca bekleyin dedim. Eğer ortada Orban gibi halkı kutuplaştırıcı birisi varsa o kazanacaktır. Nihayetinde dediğim de oldu. Orban yalnızca oyların %49.7’sini değil parlementodaki koltukların %66.8’ini, yani nitelikli (anayasa yapacak/değiştirecek) çoğunluğu elde etti. Yetmedi, Gabor Vona liderliğindeki “faşist” Jobbik ana muhalefet partisi konumuna yükseldi.

Türkiye’deki hatalara çok örnek verilebilse de ben iki tanesini kısaca anıp ana konuya geçeceğim. İlki 2002 yılında Erdoğan’ı parlementoya sokmak için yapılan dalavere (süreci hatırlamıyorsanız şu habere bakabilirsiniz). Bunun hukukun temel ilkelerinden “bir kişi veya zümre için yasa yapılamaz” ilkesine aykırı olması bir yana, Baykal önderliğindeki kesimin “demokrasi karşıtı birinin önünü şaibeyle açmakta beis yoktur” mantığının bir yansımasıydı. Sonuçlarını, sanırım, hepimiz görüyoruz. İkinci örnek olarak yetmez ama evet garabetinin yalnızca adını anmanın yeterli olduğunu zannediyorum.


Bugün “muhalefet Abdullah Gül’ü aday göstersin” denmekte ve ben bu yorumları okudukça kendimi sorguluyorum. Bilgim ve yeteneğim sınırları dahilinde gerçekçi olup ülkedeki siyasetin ne durumda olduğunu anlamaya, dün ve bugüne bakıp yarını tahmin etmeye çalışıyorum. Seçimler üzerine yazdığım ilk yazıda özetle şunu dedim: Erdoğan’ın kullanabileceği başka bir kozu kalmadı ve yalnızca kimlik siyaseti yapacak. Dahası, özgürlüklerden bahsedilmesinin bahsedene zarar vermesini de bekliyorum. En geç Eylül-Ekim aylarındaysa ülkenin her türlü karışıklığa hazır olması gerektiğini düşünüyorum.

Yazıyı yazalı beri Erdoğan’ın ve şürekasının sözlerini takip ettiğimde yanılmadığımı gördüm. Üzerinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası damgası olan parayı bile beğenmeyen, “yerli ve milli” bir paradan bahseden bir Erdoğan var elimizde. Çevresindekiler ve destekçileri daha iyi durumda değiller. “Erdoğan’ı seçtirmemek istiyorlar” bile denildi ki bu, bence, Türk siyasi tarihine girmesi gereken bir söz.

Böylesi bir ortamda iki ihtimal bulunur. Ya aynı şekilde karşılık verilir ve kimlik siyaseti yapılır, ya da her şeyden vazgeçilir ve kimlik siyaseti yapana teslim olunur. Doğrudur, (iki örneğini şuradan ve şuradan bulabileceğiniz şekilde) defalarca ifade ettiğim üzere kimlik siyaseti ancak kanla temizlenir ve bunu aklı başında kimse istemez. Gel gelelim muktedirin mütemadiyen kimlik siyaseti yapıp halkı bölmesine karşılık aklınız başınızdaysa (muhalif olmanıza da gerek yok, hükümet destekçisi dahi olsanız) ya ülkeden kaçarsınız, ya da gelmekte olan çatışmalara hazırlık yaparsınız. Muhalefet, hükümetin ısrarla davet ettiği iç çatışmayı ertelemeyi başarmıştır. Doğrudur. Fakat engel olamamıştır zira devlet aygıtı bu amaç için kullanılmaktadır.


Bakınız bu satırlar yazılırken Ahmet Şık, Hikmet Çetinkaya ve Musa Kart gibi benim senelerdir takip ettiğim isimler Fethullahçı olmayıp Fethullahçılara yardım etmekten, yani 3713/2 denen garabetten ceza aldılar. Daha önce de demiştim, 3713/2 düşünce suçunun yasal kılıfa sokulmuş halidir, başka bir şey değildir. Hikmet Çetinkaya dediğimiz isim belki benden çok Fethullahçılardan nefret eder ama Fethullahçılıktan ceza alır. Fethullahçılığın terör ve vatana ihanetin bu günlerdeki gözde vitrini olduğunu, cezanın da yapay olduğunu düşünerek şunu kendimize sormak zorundayız: Bu mahkemeye ve hükümete boyun eğip “ben Fethullahçı değilim ki” demek mi tercih edilesidir, onlar gibi davranıp “esas Fethullahçı sizsiniz ve biz sizin göstermelik mahkemenizi tanımıyoruz” demek mi? Bu haber, ilkini yapmanın bir işe yaramadığını ama ikinciyi yapmanın en azından gelecek için bir faydası olduğunu gösteriyor. Ergenekon’dan yatıp çıkanları hatırlayın. Rövanşizmin karşı rövanşlar hazırladığını da hatrınıza getirin. Son olarak da 3713/2’den sizin de yargılanabileceğinizi, tüm muhaliflerin bu potansiyele sahip olduğunu zira bunun hükümetin işine geldiğini unutmayın. Zaten bir parça milliyetçi ve/ya halkçıysanız 3713/2’nin bir numaralı adaylarındansınız bu “Yeni Türkiye’de”.


Abdullah Gül geçen sene gibi bir ara bir şeyler demişti, şu anda ne olduğunu anımsamadığım. Sadece klasik Gül söylemi olduğunu hatırlıyorum – etliye sütlüye dokunmayan, beş para etmez bir şeylerdi. Erdoğan medyasıysa anında topa tutmuş, Fethullahçı (mı) olduğunu yazıp çizmiş, tehditler gırla gitmişti. Elimizde böylesi bir medya var – ki son satışla Akit veya A Haber gibi saldırgan olmayacak olsa da hükümet güdümüne daha fazla girmiş bir Hürriyet veya Kanal D de bulunmakta. Fakat sorun bu değil. Sorun daha farklı ve iki asıl, iki de yan temeli var.

İlk sebep hepimizin aklına gelen ilk şey: Gül ile Erdoğan arasında bir fark yok. Ülkenin anası ağlatılırken en fazla gerçekten hayret eden birini “kendisi iyi ama çevresi kötü” diyerek önümüze sunmak ancak Hasan Cemal gibi üstün akıllılara nasip olabilir. Kılıçdaroğlu ve çevresi de aklını bu kadar kaçırmış mıdır? Henüz bilmiyoruz ama Gül adının bu kadar ve yüksek perdeden anılması gerçekten akıl tutulmasıyla filan değil ancak işbirlikçilikle ve kötü niyetle açıklanabilir. Yarın Gül o koltukta aynı yetkilerle otursun, Erdoğan’ın biraz daha gülümseyeninin Erdoğan’dan zerrece farklı olmadığını göreceksiniz. Ben de size şunu diyeceğim: Akıllılar olayları olmadan, aptallarsa olduktan sonra görür.

İkinci sebep ilkine bağlı. Diyelim ki gerçekten Gül aday gösterildi. Kılıçdaroğlu da bir daha hadsizce “tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” dedi. Hadi üç mucize daha oldu, 1) gerçekten Erdoğan’dan bıkanlar gitti nefret ederek kendisine oy attı, 2) Gül seçimi kazandı, 3) Erdoğan da koltuğunu bıraktı. Gül’ün perde ardında Erdoğan’ın oyuncağı olmayacağını söyleyebilecek kimse var mı? “Biz oy verdik, bizim istediğimizi yapacak” diye düşünüyorsunuz diyelim. Bunu yapacağını temellendirebileceğiniz, bu bakışınızı savunabileceğiniz bir sebep var mı? Yoksa boş atıp dolu tutmayı mı bekliyor olursunuz?

Gül ile Erdoğan birbirinin aynı insanlar. Ve Gül, geçmişte de gördüğümüz üzere, Erdoğan tarafından da manipüle edilebilen biri. Erdoğan’ın oyuncağı olacak birine demokrasi havarisi, kurtarıcı, özgürlük getirici, vesair diyebiliyorsanız, Erdoğan’dan farksız birine kaderinizi emanet edebiliyorsanız, kimlik siyasetinin siyasetin ortasına oturduğu bir yerde kendi kimliğinizi reddetmeye meyyalseniz buyrun. Afiyet olsun.

Üçüncü ve ikincil öneme sahip ilk sebep şu: Türkiye bir şekilde Erdoğan’dan kurtulmuş olursa ilk anda yapması gereken üç şey var: Geçmiş kabinelerin yargılanmasıyla beraber siyasi tutuklu ve hükümlülere af, ekonomide kemer sıkma ve eldeki tüm yatırım imkanını eğitimle bilişim ve mühendislik firmalarına verme, İslamcılığı ve türevi kimlik siyasetlerini marjinalize edip toplumu normale döndürme. Gül’ün tek adam olduğu bir ülkede bu üçünün hangisi yapılır – ki daha tonla diğer konuya değinmeden, en geç 2 Temmuz 2018’de yapılmaya başlanması gereken üç şeyden bahsettim.

Son sebebi yukarıda biraz andım: Bu seçim, aslında 2011’den sonraki her seçim gibi, bir kimlik seçimi. Kimlikler çatışacak. Eğer sizin kimliğinizde Gül’e ve bakışına yer varsa buyrun. Tabi ki kendisini gönül rahatlığıyla destekleyebilirsiniz. Fakat şunu unutmayın: Uzun süredir “Türkiye 2019’u göremeyecek” diye yazıyorum ben. Ve bu seçimle bu tezim doğrulanıyor. Bu seçimle son kırılmayı yaşayacağız. İç güvenlik paketinden 696 sayılı KHK’ya dek tonla korkulacak şey orada dururken light-Erdoğan sandığınız Gül’ü destekleyip kendi mezarınızı kendiniz de kazabilirsiniz. “Ya bugünleri aratan bir baskı, ya iç çatışma” dedim ben senelerdir. Ve Erdoğan iç çatışmayı aktif bir tehdit olarak önümüzde hep tuttu. Dilerseniz Gül deyip “çatışmayı erteler” (ki ertelemeyeceğinin de açık olduğunu söylemiş olayım), ya da kendi kimliğinize sahip çıkıp belki Türkiye’yi kurtarırsınız. Seçim sizin.


E ne yapalım? Kim aday olsun, ne yapalım da bu dertten kurtulalım?

Bakınız ben 2007’de “Türkiye artık değişti, bitti” dedim. 2012’de ikinci Türkiye devrimi geldi dedim. 2015’in başlarından itibaren de Türkiye’de iç kıyım yaşanacak, bu yaşanmazsa da muhalif kimse nefes alabilir durumda olmayacak dedim.

Bu hatırlatmanın sebebi şu: Ya ülkeden kaçmaya, ya hepten susmaya ve korkmaya, ya da çatışmaya hazır olmak zorundayız. Bunun kaçarı yok. Şu anda kan dökmekten çekinmeyecek bir hükümetimiz var. Defalarca dedim, tekrar diyeyim: Halk Özel Harekat diye bir dernek kurulabildi sadece Erdoğancı diye. Sedat Peker diye biri oluk oluk kanınızı akıtacağız ve akan kanlarınızda duş alacağız dedi, Hikmet Çetinkaya’dan ve Ahmet Şık’tan Fethullahçı çıkaran yargı Sedat Peker’i ne 216/1’den, ne 106/2’den, ne 115/1’den… ceza vermeye gerek bile görmedi (TCK için buraya tıklayın). Erdoğancı çünkü. En azından şimdilik.

Ellerinde ruhsatlı olup olmadığı belli olmayan silahlarla poz verenlere; sayısını bilmediğimiz, darbe gecesi kaybolan silahların nerede olduğunu “bilmeyen” hükümete; polise emri verenlere… kitap okuyarak, çiçek uzatarak, dans ederek, şarkı söyleyerek karşı çıkılabileceğini ve Erdoğan’ın herhangi bir seçimle koltuğu bırakacağını düşünmek için ya saf, ya salak, ya tarih bilmez, ya siyasetten anlamaz… olmak gerekli. Bu yüzden ve böyle bir ortamda yapılması gereken şey şu:

  1. Kimlik siyaseti yaparak safları sıklaştırmak. Baykal gibi çarşaflıya rozet takıp “açılım yapma” dönemleri geçti. Erdoğan artık bir kimlik ve devletin başındayken neler yaptığının birazını biz bilirken deliriyoruz. “Herkes gelsin, bir olalım, ne tatlıyız” denecek günler geride kaldı. 2007’den sonra bu siyaset karşılıksız kaldı. Hatırlayın, “ilk Müslüman cumhurbaşkanını seçtik”. Yeni Türkiye o gün kuruldu. Hal buyken muhalefet de kimliğini ortaya koyup “ben buyum ve bunları istiyor ve vaat ediyorum” demek zorunda. Yapmazsa ne olur? Özetle ben sizin varlığınızı bilmem, siz benim varlığımı bilmezsiniz. Hepimiz kendi köşemizde pısar oturur, bir mucize yaşanıp ülkenin normalleşmesini görmeyi dilemeye devam ederiz.
  2. Kendi Halk Özel Harekatlarını kurmak. Bunu defalarca söyledim, tekrar söylüyorum: İç savaş bir ülkenin görebileceği en kötü şey. İnim inim inleyip ölememek nasıl bir insanın görebileceği en kötü şeyse iç savaş da bir ülkenin/devletin/halkın görebileceği, eşdeğerli en kötü şey. Bu yüzden iç çatışmaya/kıyıma yalnızca hazır olmalı, başlatan olmamalı. Daha önce de demiştim: Ben ölmeyi de öldürmeyi de istemem ama beni öldürmeye gelene karşı da dururum. Ben nefsimi korurum çünkü. Ama kimseye saldırmam. Öldürülmeye gelinmesi durumunda kendini koruyamayan muhalefet yalnızca yok edilir. 2016 itibariyle üç yüz küsur binden fazla ruhsatlı ve sivillere ait silah bulunmakta Türkiye’de. Bunların kahir ekseriyetinin kimin elinde olduğunu, ne şekilde kullanılabileceğini kendiniz düşünün.
  3. Partiler ötesi örgütlenme. Gördük ve biliyoruz ki muhalefet partileri, amiyane tabirle, “tıraş”. Erdoğan mı yoksa başkası mı şeklinde bir seçime gidiyoruz, yani ana çatlağımız Erdoğan üzerinden. Bu ayrımı kabul edip yolumuza ona göre devam etmek, adımları tek tek atmak, sen şucusun ben bucuyum sözlerini normalleşmeye giden yolun sonraki adımlarına saklamak, bu arada da birbirimizi bilmek, görmek, tanımak zorundayız. Bilmem ne partisinden veya bilmem ne kişisinden liderlik beklediğimiz sürece hiçbir şey olmayacak. Vaktinde Denizlerin Mustafa Kemal yürüyüşü, Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşünden çok daha fazla ses getirdi. Kılıçdaroğlu’ndan mı bekliyoruz liderliği, CHP’den mi, başka bir partiden mi? Neden bunlardan liderlik bekliyoruz ki zaten? Bunların biraz hayrı olacak olsaydı, hadi dahasını da geçtim, en geç 2016’da “meclis çalışmıyor ve biz boykot ediyor, meclise girmiyoruz” demeleri lazımdı. Bize hayır bizden, hiçbir siyasi partiden ve figürden değil.

Von Clausewitz “savaş siyasetin devamıdır” derken  Carl Schmitt “siyaset savaştır” cevabını vermiş kendisine. Hitler’in yükselişi döneminde yaşamış ve 1932’de günün cumhurbaşkanı von Hindenburg’a “bunları durdur” demeye çalışan siyasal konsepti (the concept of the political) kitabını yazan Schmitt’i dinlemeye devam etmek zorundayız zira andığım kitapta “parti siyaseti devlet siyaseti olduğunda iç savaş kaçınılmaz olur” demekte. Ve bugün Türkiye’de parti siyasetinin devlet siyaseti olduğunu, dahası parti siyasetinin kimlik siyaseti olduğunu görmek zorundayız.

Muhalefetin sunacağı adayın önemi var mı o zaman? Aslında yok. Yalnızca sembolik olacak bu. Olunan ve olunması istenen kimliği sunacak birilerini öne sürüp sonra kendi kimliği üzerinden konuşmak zorunda. Aksi takdirde Hitler karşısındaki muhalifler olmaya devam edeceğiz. Lütfen 1926-1939 arasındaki Almanya’yı biraz öğrenin ve bizim yaşadıklarımızın yeni mi yoksa tekrar mı olduğunu bir (daha) fark edin. Daha önce çevrilmiş bir filmin içindeyiz ve Hitler’in 1934’te yaptığını biz 2017’de yaptık. Dahasını kendiniz hatırlayın veya öğrenin.

“E kim olsun o zaman” diye ısrar ederseniz de “bana ne” deyip geçmek zorunda kalırım. Varsa sizin olduğunuz kişinin siyasi arenada bir izdüşümü, o kişi olsun. Kim olduğu fark etmez. Yukarıdaki üç maddeyi önemsemedikten sonra adayın ismi önemli değil. Yapılması gereken şeyler bunlar.


Muhalif kesim bu dediklerimi yapmazsa başına neler gelecek sorusuna çeşitli kereler bu site dahilinde cevap verdim ve tekrar etmek istemiyorum. Yalnızca yukarıda söylediğimi tekrarlayayım: Ya iç çatışma, ya bugünleri aratacak bir baskı. Ekonominin 2019’u göremeyeceğini düşününce kimlerin mallarına çöküleceği (Ülker’in ülkeden çıkışını veya Doğan’ın medyayı satışını hatırlayın), huzursuzluk arttıkça kimlerin hedef gösterileceğini ve ya içeri tıkılacağını ya da “elimine edileceğini” (ben MHP’li birileri diye düşünüyordum ve Akşener şimdi ideal aday görünse de tek değil), kimlerin sürgün edileceğini ve dahasını da kendiniz düşünün.

Ama lütfen düşünün.


Cihangir İslam tarafından yazılmış ve özetle “Gül iyidir” ve “kimlik siyaseti yapılmamalıdır” diyen bir yazıyı da buraya ekleyeyim, kimin haklı olduğuna kendiniz karar verin.

2 comments On Kimlik Siyaseti, Abdullah Gül ve Dahası

  • bu seçim nedir biliyor musunuz iktidar ve muhalefetin yok edilme seçimi
    adam hem kendisini yok ediyor hemde muhalefeti

    bu başkanlık sistemi ya herkes bir olacak yada hiç kimse olmayacak diyor
    kısacası ben olacaksam sende olacaksın onlarda olacak yada ben yoksam sende yoksun onlarda yok diyor bunu fark etmeyecek kadar da kör değilim

    • Efendim lütfen noktalama işaretlerini kullanın. Gerçekten ne demeye çalıştığınızı zorla anlıyorum – ki Türkçeyi biraz iyi bildiğimi ve çeşit çeşit felsefi metni şerhedebildiğimi düşünüyorum. Lütfen.

      Efendim, ülkede katledilen, doğrudur, hem iktidar hem muhalefettir. Ama bunun adını da koyalım: İktidar da muhalefet de yok ediliyorsa ülke yok ediliyordur. 2015-2016’dan beri hep yanlış çıkmayı umut ederek, hep savımın aksine bir şeyler olmasını veya yapılmasını dileyerek, bazen bunun için dua bile ederek “Türkiye 2019’u göremeyecek” diyorum. Bunu da şöyle açıklıyorum: Ya iç savaş (ki terim aslında bize uymuyor, bu bir iç kıyım olmaya çok daha müsait), ya da bugünleri aratacak bir baskı.

      Türkiye, bilmem farkında mısınız, eğer böyle giderse 2020’ye kalmadan dış müdahaleye açık bir hale gelmiş durumda ve bunun ekonomiyle filan ilgisi yok. Çakılan bir kıvılcımla elin conisini sokaklarımızda “bizim güvenliğimiz için” volta atarken görebilme ihtimalimiz var. Bu çok acı bir şey değil mi? Bu çok çok acı bir şey değil mi? 100 sene önce Kurtuluş Savaşı vermiş, 77-80 arasında bilmem kaç bin çocuğunu (şükür ki iç savaşa ulaşmamış olsa da) iç çatışmalara kurban vermiş bir ülkede bu çok yazık, çok üzücü bir şey değil mi?

Leave a Reply

Site Footer