Liberalizmde HERKES Mi Eşit ve Özgürdür? Liberal vs Liboş

Immanuel Kant isimli bir Alman, 1785 yılında Grundlegung zur Metaphysik der Sitten (Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi) isimli bir kitap yazıyor ve ahlaklı davranışın ne olduğunu nasıl anlayabileceğimizi cevaplamaya çalışıyor. Bu çabasında üç buyruktan bahsediyor – ki bize lazım olan ilk iki buyruk1:

  1. Öyle hareket et ki bu hareketini her zaman tekrar edebil ve başkalarının da aynı şekilde davranmasını dileyebil.
  2. İnsanları asla araç olarak görme ve kullanma.

Bu iki buyruğu biraz daha Türkçeleştirdiğimizde şöyle özetleyebiliriz: Duruma göre değişme, aynı koşullarda hep aynı şekilde davran ve sana yapılmasını dilemediğin şeyi başkasına yapma.

Kant’ın iki asırdan fazla zaman önce yazdığı bu kitapçık, ki kendisi 100 sayfa bile değidir, sonrasında felsefeyi derinden etkiliyor ve modern dünyanın oluşumunda temel metinlerden birisi haline geliyor.

Rawls ve Kant: Toleranslı Olmayanları Tolere Etmek

Kant’ın eserinden en çok etkilenenlerden birisi, bir önceki yazıda modern liberalizmin peygamberi dediğim Rawls. Bir Adalet Teorisi isimli kitabında liberalizmin temellerini atan Rawls’ın ilk kuralının herkesin eşit haysiyete sahip olması ilkesinin hayatta olması olduğunu söylemiştim. Peki Rawls kısıtsızca herkesin eşit olduğunu, bila kayd-u şart herkese eşit şekilde davranılması gerektiğini mi söylemektedir?

İlgili kitabın 35. bölümünde Rawls, toleranslı olmayanları tolere etmek başlığını açıyor. Burada toleranslı olmayanlardan kastı herkesin eşit haysiyete sahip olduğunu kabul etmeyen kişiler. Onlara gösterilen toleranstan kastı da devletin ve kişilerin onlara nasıl davranması gerektiği. Yani Rawls’ın aklındaki sorun, temel kurala riayet etmeyenlere karşı ne yapılacağı.

Dört sayfalık bu bölümde Rawls özetle şunu söylüyor:

  • Herkesi eşit görmeyip herkese eşit davranmayanları eşit görmek ve onlara eşit davranmak bir görev değildir.
  • Böylesi bir kişi veya grubun, söylem ve eylemlerinde, başkalarının özgürlüklerine direkt saldırı bulunmalıdır. Bu durumda bu kişi veya grubun özgürlükleri (yani eşit haysiyete sahip oldukları fikri ve yargısı) kısıtlanabilir.

Rawls, bu kısımda, ısrarla bir fikri tekrar eder: Özgürlük ancak özgürlük için kısıtlanabilir. Bir kişi veya grup başkalarının özgürlüğünü kısıtlıyorsa veya kısıtlama amacı yoruma dayanmadan görülebiliyorsa, ancak o zaman bu kişi veya grup kısıtlanabilir. Başka zaman bu kişi veya grup kısıtlanamaz.

Hukukta bu bakışın örneklerini görürüz. Bir kişi eğer tecavüzcüyse cezasını çekecek ve bu sürede “ıslah edilmeye” çalışılacaktır. Bir kişi başkasını ölümle tehdit ediyorsa tutuklu yargılanacak ve niyetinin doğru olup olmadığı anlaşılacaktır2. Örnekler çoğaltılabilir.

Türkiye ve Toleranslı Olmayanlar: İslamcılık3

Doğruları konuşmamız gerekli: İslam, kişinin hangi ayakla tuvalete girmesi gerektiğini dahi söyleyecek kadar kurallar koyup bu kurallara tüm insanların uymasını dileyecek kadar katı bir din. İslamcılık da bu kökten ayrılabilir değil. Yalnızca Türkiye’de değil, İslam’ın (daha) baskın olduğu coğrafyalara ve halklara baktığınızda görürsünüz ki toplum bir kere İslamcı olmaya başladı mı modern değerler, ve beraberinde eşit haysiyet ilkesi, azalır ve nihayetinde ortadan kalkar4.

Seneler senesi Türkiye’de Atatürkçülere “İslamcıları baskılıyorsunuz” diyerek karşı çıkıldı, kötü gösterildi, özgürlüklerin olmadığı söylendi… Doğrudur. Türkiye, soğuk savaş yıllarının totaliter rejimlerini aratır uygulamaları fazlaca yapmıştır. Ama etkilenenler yalnızca İslamcılar olmamıştır. Gel gelelim bir noktada izlenen politikalar, bence, doğrudur: İslamcılar sınırlandırılmak zorundadır. Nedenini Rawls anlatmıştır: İslamcılık, bir politika olarak, başkalarının (gayrımüslimlerin veya “yeterince Müslüman olmayanların”) eşit haysiyete sahip olmadığını savunur ve gücü eline geçirdiği zaman, özgürlük için değil özgürlüğü kısıtlamak için, özgürlükleri kısıtlar.

Burada kısa bir soru-cevap yaparsak konuyu daha açık bir şekilde sunabiliriz:

  • Liberalizmde kimler kısıtlanabilir?

Diğerlerinin özgürlüklerine saygı duymayanlar, liberalizmde “liberte”, yani özgürlük hakkından herkes kadar nasiplenemezler.

  • Neden?

Çünkü amaçları, sistemin temeline bir dinamit koymak ve kuralı ortadan kaldırmaktır.

  • İslamcılık özgürlüklere karşı mıdır?

Bu sorunun cevabını, etrafınıza baktığınızda da, İslam’ın (başta Kuran olmak üzere) anayasası ve yasası olan kitaplara baktığınızda da kendiniz verebilirsiniz. Cevap, ne yazık ki, evettir.

  • İslamcılık sınırlandırılırsa eşit haysiyet ilkesi zarar görmez mi?

Eğer bir üstteki soruya evet cevabı veriyorsak hayır, zarar görmez.

  • Her İslamcı bir değil, her akım da birbirinin eşi değil. Her akımı mı sınırlandırmalıyız?

Hıristiyanlığın aksine İslam’da başkalarının özgürlüklerini direkt ana metne, Kuran’a dayandırarak sınırlandırmak meşru görülebilir ve gösterilebilir. Bu nedenle evet, her akıım sınırlandırılmalıdır.

  • Bu sınırlandırma ne kadar ve nereye kadar olmalıdır?

İşte muallakta olan kısım budur. Fakat şurası açıktır ki İslamcı hiçbir siyasi harekete hareket alanı bırakmamak zorunludur zira devlet gücü tekeline almıştır ve İslamcılığın devleti ele geçirmesi demek devletin özgürlükçülüğünün ortadan kalkması demektir. Toplumsal hayattaki kısıtlamalar, durumuna göre belirlenir ve ayarlanır.

Liberal vs Liboş

Bu yazının temel amacı esasında liberal ve liboş ayrımını yapmaktı. Benim de kullandığım liboş “terimi”, liberalizmin şartlarından bihaber olan sözde liberalleri tanımlar. Aklıma gelen iki isim Nagehan Alçı ve Engin Ardıç oluyor. Sözde eşitliği savunup eşitliğin ortadan kaldırılmasını destekleyen akımların desteklenmesi liberalizmle açıklanabilir değildir. Bu, ya aymazlık ve cahillikle, ya da liberalizm örtüsüne sarılıp başka amaçlara sahip olmakla açıklanabilir.

Liboş, işbu minvalde, liberal olmayıp liberal görünenlerdir. İslami ve bilinir terimi kullanırsak “münafıklardır”. Bunu şöyle örneklendireyim: Demokrasi ile demokrasiyi yok edebilir misiniz? Eğer bu soruya evet cevabı veriyorsanız demokrat olamazsınız zira demokrasi, kendi devamlılığını ve sürerliliğini de öngörür ve bunun yöntemlerini de sunar5. Bu yöntemlere ve bu sisteme karşıysanız veya destekler değilseniz demokrat olamazsınız. Aynı şekilde özgürlük temelli olan liberalizmde özgürlüklere karşı olan kişi ve akımları destekleyerek liberal değil ancak “liboş”/”münafık” olabilirsiniz.

Sonuç Yerine

Bu seride şu ana dek üç yazıya önem verdim: Demokrasinin esasında ne olduğunu anlatan bu yazı, ihtiyacımızın öncelikle cumhuriyet olduğunu anlatan bu yazı, ve liberalizmin aslında ne olmadığını anlatan şimdiki yazı. Öngörülerim gerçekleşiyor ve dünü aratan gelişmeler bir bir gerçekleşiyor. Buna yol veren sözde liberal grup önemli değil. Fakat kırılmanın sonrasında bir Türkiye bulup onu ihya etmeye çalışacaksak liberalizmi de doğru anlayıp onun temellerini göz önünde tutup bu temellere sadık kalmak zorundayız. Ancak bu sayede bir ihtimal Türkiye’yi tekrar biraz düzgün bir ülke haline getirebiliriz.


Türkler için Siyasete Giriş Dersleri serisinin tümü için tıklayın.

Footnotes

  1. Zira bu ilk iki buyruk bireylerin “görevleri”.
  2. Tabi Türkiye’de muhalifi ölümle tehdit etmek böyle bir yaptırıma tabi değil. Merak ediyorum, Fatih Portakal yerine Tayyip Erdoğan yazsaydı o mesajda, o kişi şu anda dışarıda mı olurdu, terörle mücadeleden içeride mi?
  3. Bu kısımda komünistler gibi toplumda bir tabanı olmayan grupları hariç tutacağım. Daha önce de belirttiğim üzere siyasette amaç gücü ele geçirmektir ve gücü ele geçirmiş İslamcılar üzerinden yapacağım tartışma, gücü eline geçirmemiş olanlar hakkında da fikir verecektir.
  4. Bugün Türkiye’nin geleceğinden korkma sebeplerimden birisi, İslam’ın temel değer olarak, burada bir noktada biraz bahsetmeye çalıştığım “geleneksek Türk müslümanlığından” uzaklaşıp Arap Müslümanlığına doğru meylin aşırı artışı ve merkezileşmeye başlaması.
  5. Bu soruyla ilgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

6 comments On Liberalizmde HERKES Mi Eşit ve Özgürdür? Liberal vs Liboş

  • Bu bahsettiğiniz, yanlış hatırlamıyorsam Karl Popper tarafından da hoşgörü veya tolerans paradoksu diye adlandırılıyordu. O da hoşgörü göstermeyecek olana hoşgörü gösterilmemelidir diyordu.

    Ek olarak şöyle bir durum var sanki:
    – İslamcıya islamcı olduğu (bahsettiğiniz gibi baskıcı olmak doğalları olduğu ) için bunların baskılanması lazım.
    – Bir şekilde (mağdurumda mağdurum?) gücü ele geçiren islamcılar bize baskı uygulacaklar (uyguladılar) diyerekten, karşı baskı uygulaması liberalizm açısından normal gibi gözüküyor. Kısaca bana karşı hoşgörüsüzlük yaptılar veya yapacaklar diye kendisi aklamaya çalışacak.

    İslamcının ne olduğunu bilen bunu yemez ama tatlısu müslümanları buna kanıyor.

    • Şimdi aradım ama tam adını hatırlamadığımdan bulamadım. Malın biri, sanırım Foreign Policy’de, diyordu ki “bak Mısır’da, Tunus’ta, Türkiye’de filan İslamcılar başa geçti ama çok da kötü şeyler olmayacaktı. Ama askeriye filan bunları liberal olmaya zorladı, onlar da bu yüzden kötü oldular. İslamcılar esasında kendi kendilerine kötü değiller”.

      Kenara not aldığım iki makale duruyor ama hala – “ha siktirin cahil pezevenkler sizi” özetli bir yazı için not etmiştim:

      http://www.dw.com/en/opinion-erdogan-and-the-enemies-of-turkey/a-40210880
      http://themontrealreview.com/2009/Islam-And-Democracy-In-Turkey.php#.Wi_LZ-YDPBI.twitter

      Argümanlara bak – onları “iyi olmaya, saygı göstermeye” zorluyorsunuz, onlar da kötü oluyor. Ben bunlara siktirin deyince yine ben kötü oluyorum.

      Liboş bu değil de ne ki?

      Tolerans paradoksundan Popper da bahsediyor evet. Ama kendi çok da sevdiğim biri değil. Sosyal bilimlerde bir yere kadar kullanılabilecek şeylerden bahsetmiş ama sonra sıçmış sıvamış bir adam. Amma ki O’nun da, Rawls’ın da sözlerinin temeli Kant’ta. Zaten Kant, faşistler de dahil olmak üzere, herkesi etkilemiş biri.

      İslam, toplumsal yaşam için, başlı başına bir sorun. Ve Türkiye’nin hiçbir zaman sakin kalamamasının başat aktörü ve esas sebebi. İslamcılar her zaman mağdur olmak zorundalar. Hitler’in sıradan bir Alman’ın yaşamını nasıl mahvettiğini anılarını yazarak anlatan Sebastian Haffner (esas adı Raimund Pretzel), Defying Hitler adıyla İngilizceye çevrilen kitabında Hitler için “O’nun için çok fazladan azını istemek doğasına aykırıydı” der. Aynısı İslamcılar için de geçerli. Türkiye’nin tek çıkışı İslamcıları baskılamaktı. Acı bir tecrübeyle bunu öğrendik, ama en azından artık öğrendiğimizi sanıyorum. Bakalım 2018 ne getirecek, ne şekilde kırılmayı yaşayacağız (ki bence bu son KHK ile bu son kırılmayı yaşadık ve bildiğimiz manada Türkiye Cumhuriyeti artık her şeyiyle tarih oldu) ve sonrasında nasıl bir Türkiye bulacağız – tabi bulabilirsek…

      Argümanda şöyle bir hata var: İslam, yapısı itibariyle özgürlüğe karşı. Yani argümanını liberalizmden alabilir değil zira gayrımüslime saygı İslam’a saygısızlık demek. Gayrımüslime saygı gösteren İslamcı da Kuran’a saygı göstermez ve din bir kere temel eksen olmaya başladığında uçlara gitmek kaçınılmaz olur. Ondan İslamcının “bana baskı yaptılar, ondan ben de baskı yapıyorum” demesi oksimoron olur. İslam’ın kendisi baştan baskıcı olmasa baskı yapmaya gerek yok. İslam’ın baskıcılığını törpülemek için baskı yapmak da özgürlük için şart. İşbu durumda “ama” deseler dahi karşılarına Kuran’ı koyup “peygamberin Kant mı, Muhammed mi?” diye soracaksın, Muhammed dediğinde de Kant’la cevap vereceksin. Bitecek gidecek. Bence.

  • Pingback: Liberalizm Nedir? | Murat Karabağ ()

  • Yalnız şunun açıklığa kavuşturmak gerektiğini düşünüyorum: Mesele islam mı yoksa siyasal islam mı? Amacım provokasyon yapmak değil. Malum kesime devletin dinle yönetilemeyeceğini, yönetilirsirse gerçek bir demokrasi olamayacağını anlatmak gerekiyor. Anlatma şekli onlara ulaşabilmek açısından önemli yoksa yaptığımız uğraşların hepsi boşa gider. Üstüne vatan haini, din düşmanı olur çıkarız(!).

    • Efendim, bu konu hakkında işbu soruya binaen şu yazıyı karaladım az önce: İslam ve Siyasal İslam. Oradaki son iki paragraf şu şekilde:

      Sanırım bu son kısımda diyeceklerimi anladınız fakat yine de söylemek gerekli: İslam modern dünyaya uyum sağlamak için ya kitabının bir kısmını ve tarihinin neredeyse tamamını feda edecek, ya yapısını koruyarak belli yerlerde baskın kalarak modern dünyadan ayrışacak, ya da yapısını koruyarak marjinalize olacak (yani uçlara itilecek) ve moderniteyi marjinalize edecek, bu arada da gücünü kaybedecek ve bir yerde baskın olamayacak. Şu ana dek görünen o ki Müslüman çoğunluk (daha doğrusu onların temsilcileri) ikinci ve üçüncü ihtimallerden tarafgir: Dar-ül İslam’da baskın kalabilirken dar-ül harpte gücü daha da fazla kırılıyor, bu da marjinalliğini daha da artırıyor. Mustafa Akyol gibi “İslam aslında liberaldir” diyecek kadar beyni yanmış kişilerin çıkışlarının birinci ihtimalin boyalı hali olduğunu da belirtmeye gerek olmadığını sanıyorum.

      Siyasal İslam diye bir şey yoktur zira İslam zaten siyasaldır. Siyasal olmayan İslam artık İslam değildir, en fazla “İslam temelli spiritüel bir hareket” olarak görülebilir. Kişilerin bu şekilde yaşaması mümkün, ve pek çok kişide zaten bu hale gelmiş olsa da bunu İslam olarak anma ihtimalimiz yok. İslami açıdan bakıldığında bu kişilere ancak eksik/kötü Müslüman diyebiliriz zira Kuran’ın bir kısmını alıp diğer kısmını almayarak tam/gerçek Müslüman olun(a)maz. Bu minvalde de İslam’ı tanıyıp bilmek, ona göre de siyasetimizi seçmek zorundayız.

  • Pingback: Kimlik Siyaseti, Abdullah Gül, ve Dahası | Murat Karabağ ()

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Footer