Memurluk Anıları X – “Milletin” Vekilinden Torpilli

Pek kısa memuriyet hayatımın yarıdan fazlasında huzurevinde çalıştım ben. Küçük, sakin bir şehirde memur olmanın güzel yanıdır, kurumlar küçüktür. Huzurevi de küçüktü, kıl kimseler de 1-2 taneydi. Kafa rahat çalışılabiliyordu – tabi rahat olunabildiği kadar.

Bir gün müdürüm “başımızda bela var” dedi. Dedim “hayırdır patron? Vur de vuralım, kır de kıralım”. Öyle seviyorum, öyle seviyoruz kendisini. Dedi “bulaşıcı hastalığı olan dayının biri var. Hastalığı da pasif durumda şimdi”. “E” dedim “reddedeceğiz her halükarda”. “Öyle değil” dedi. “Zaten ben dedim bunu alamayız, kanun kitap belli diye ama iki ‘millet’vekili soktular araya. Ben bu işin vebalini alamam dedim, komisyon kurup karar vereceğiz dedim. Alsak bir türlü, almasak başka türlü” dedi.

Bakın benim patron on numara insandı. Aşığıyım dediğimde benim hatunceğizin “he la iyi insan o” dediği biri ki tanımaz etmez. Buna yüklenirlerdi Tayyipçi olmadığından. Kendisini korumak üzere çok detaylara girmeyeyim, on numara insan olduğunu söyleyeyim ve devam edeyim.

Dedim patron, ben bu topa girmem. Yarın öbür gün bu dayı başka birine bulaştırır hastalığı, bunun vebalini kaldıramam. Dedi doğru dedin de, vekilleri ne yapacağız? Dedim çok lazımsa yazalım “çok seviyorsanız alın evinizde bakın” diye.

Tabi, doğal olarak, gözü kesmedi. Nasıl kessin. Ben bir delilikle yazıp imzalardım bunu amma yönetici değilim ki işte. Zaten her halükarda patronun da imzalaması lazımdı, ondan o iş yaştı.

Neyse. Konuştuk böyle biraz. İkileme bakın: Ya bir dayıyı huzurevine alıp kendi kıçımızı kurtaracağız “millet”vekillerinin gazabından, ama belki birilerinin ölümüne sebep olacağız; ya da kendi kıçımız kalacak açıkta, ama sorumlusu olduğumuz kişilerin başından belayı uzak tutacağız.

Patron da, ben de, ve dahi komisyona çağrılan SOLCULAR da ikinciyi seçtik. Hani şu performans getirilince işten atılacak olanlar var ya, onlar. Hani şu Tayyipçiler ve Fethullahçılar yatıyor, çalıyor, çırpıyor diye sizin düşman kesilmekte beis görmedikleriniz.

Tayyipçilerin, Fethullahçıların ne yaptığını, neyi seçtiğini anlatmaya sanırım gerek yok?

Benim sinirimi ve doğrudanlığımı bildiğinden beni komisyona almadı patron. Sonra, nasıl becerdilerse almadılar o dayıyı huzurevine (ki hala sormadım nasıl becerdiklerini, bu da benim ayıbım olsun). Daha büyük dayılar mı buldular, kanuna mı güvendiler (ki memur kanuna nah güvenir böylesi bir memlekette), ne yaptılar merak ederim.

Şimdi deniyor ki memur it, memur kopuk. Memur yatıyor, memur çok para alıyor. Memur arsız, memur namussuz, memur şerefsiz.

Bakın ben burada, memuriyet yazıları serisinde, kendi anılarımı anlatıyorum. Size sorsak ben de şerefsiz, yatan, göt büyüten memurun biriydim. Öyle miydim? Okuyun, siz cevaplayın.

Doğrudur, memuriyette asalak da, şerefsiz de çoktur. Doğrudur. Ama memurun kanunuyla oynayan kimselerin, ki bu kimselerin kanunu geçtim anayasa tanımaz olduklarını da unutmayın, bu seride andığım ve türevi kişileri değil beni ve patronum gibileri atacaklarını bir daha söyleyelim. Hepimiz bilirdik sözde İslamcı özde tacizci dayının AKP’nin kurucularından bir möhteremin torpiliyle başımızda olduğunu. Ama kanun olmadığından bir bok yapamazdık. Vaktinde Brezilyalı bir dayı çok güzel demiş:

Dostlarım için her şey, düşmanlarım için kanunlar.

Bunun bir varyasyonu da vardır:

Sınırlar, iyi insanları dışarıda bırakırlar.

Hasılı, memurla çok derdiniz varsa 657’nin HERKESE işletilmesine bakın. O zaman o götünü yayan kimseler bir şey yapamazlar.

Ve son söz:

Eğer siz de “memura performans gelsin, atılsınlar, yansınlar” diyorsanız bu yazıyı okuduktan sonra. Umarım o hastalıklı dayı sizin babanıza, ananıza, teyzenize, amcanıza… bulaştırır hastalığını, yine sizin sevdiğiniz memurların gözetiminde. O gün ben de, patronum da, andığım solcu iş arkadaşlarım da kafamızı rahatça koyarız yastığa, yapmamız gerekeni yaptığımız için. Sizin şerefsizler de koyar yastığa başını rahatça gerçi, dayılarının kalbini kırmadığı için. Kazan-kazan durumu dedikleri böyle bir şey olur olmasına ya, umarım bu kazan-kazan durumunda insandan sayılmayan sizin sevdikleriniz olur. Bizim değil.

5 comments On Memurluk Anıları X – “Milletin” Vekilinden Torpilli

  • Ülkede herkes kolay yoldan para kazanma derdinde. Az emekle çok maaş olarak da memurluk görülüyor. Bundan dolayı toplumun çoğunda memur olayım da yatayım kafası varsa mevcut memurun yatması da normal.

    Nereden duyduğumu hatırlamadığım bir laf vardı: “Batıda memurluk hor görülen meslek. Elin iş tutmuyor, özel sektörde iş bulamıyorsun ki memur oluyorsun.”

    Bu sadece memurlarla da sınırlı değil ayrıca. Özel sektörde de gene herkes iş yapıyormuş izleniminde.

    Tüm bunlarla beraber toplumun düzelmesine yönelik bir umut ışığı da yok ve git gide karanlığa doğru gidiyoruz.

    • Bir yerde şunu demiştim: “ODTÜ’de en kötü ihtimal memur olurum dedim, İÜ’de en iyi ihtimal memur olurum dedim, memur oldum”. Sırf Avrupa’da değil bizde de durum aynı esasında. Daha iyi bir şey yapamayan adam memur olur zira memurluk para kazandırmaz. Benim mayış 2.800 lirayken istifamı verdim ben, 6. %10’daydım – yani ortalama gelirin azıcık üstündeydi kazancım. 1/4’e gelmiş bir memurun da geliri olsun olsun 7. %10’un en dibinde oluyor. Tamam, ortalamadan fazla ama o kadar. Geleceği yok, bir şeyi yok.

      Bizdeki sorun kalifiye elemana maddi ve manevi bir şey katacak gelişmişliğimizin olmaması esasında. Ondan kafası çalışan adamlar da memur olmaya bakıyor. Asgari ücret tartışmaları bunun bir yansıması bence. Bir ülkede çalışanların belki yarısı asgari ücretle çalışıyorsa ortada tonla sıkıntı vardır:

      1- O kadar iş yoktur ki kalifiye adam da asgari ücrete (veya civarındaki bir maaşa) razı olur.
      2- O kadar kalifiye iş yoktur ki kalifiye adamın işini yapmasının imkanı yoktur.
      3- O kadar büyük bir işgücü fazlası vardır ki maaşların hakkaniyetli olmasına gerek yoktur (ilkinin varyasyonu).
      4- Gelir adaletsizliği o kadar kanıksanmıştır ki bu anormal durum normale dönmüştür.

      Ve dahası, ve dahası…

      İşbu ekonomide de milletin memur olmak istemesi normal zira en azından ortalama gelire sahip olacak kişi. Ama mantık “onu atsınlar, beni alsınlar”. Lan onu atınca sorun olmuyorsa, zaten adam fazlalığı sorunsa seni neden alsın? Mevzunun Türkçesi “o havadan para almasın, ben alayım”. “Özelde anam ağlıyor, orada kafam rahat olur” gibi bir mantık görüyorum ben ekserisinde. Yoksa bu kadar saçmalık varken, memur rüşvet alamazken (ki harbiden artık memur kolayca rüşvet alamaz) ve 50-100 liralık kanunsuzluk elimine edilmişken tepedekiler milyon çalarken hala memurla uğraşmak ancak bununla açıklanabilir gibi geliyor bana –

      • yoksa şüphen mi var? :/
      • Memurla uğraşmaları bana daha çok sadaka dağıtır gibi kadro dağıtma amaçlı gibi geliyor. Kendi kitlesine yer açmak için muhalifleri atacak. Muhalifi atmış olmak için atma değil de oylarını koruma endişesi gibi. Taşerona kadro da aynı şekilde.

        Yeri geliyor memur sayısı azalmalı, devlet hantallaşıyor diyorlar. Ertesi gün on binlerce kadro müjdeleri geliyor. Allahçı Komunist Partisi sanki

        Populizm uğruna devletin köküne kibrit suyu döküyorlar. Zamanında nasıl 35-40 yaşında milleti emekli ettilerse.

        Şimdi güvenemediğim TÜİK’de sosyal yardım alan sayısına baktım. 2016 yılı için yaklaşık toplam 13.5 milyon (8.9m emekli) insan var. Halkın %17’si yardımlarla yaşıyor. İstihdam oranlarına girmiyorum bile.

        • Kadro dağıtma işi mevzunun hükümet/siyaset/devlet kısmı. Ben bununla ilgilenmiyorum artık. Bunların amacının devleti yok etmek olduğuna, özellikle şu 696 sayılı KHK ve ilgili tartışmalara cevapları sonrasında, o kadar kani oldum ki insanlara bunu anlatmayı dahi zul görüyorum. Ondandır bu ara siyasete giriş derslerine sarmam.

          Benim derdim bunları öyle veya böyle destekleyen insanlarla. Birisi çıkar “bedelli çıkarın oy vereyim” der, öbürü “kadroya alın oy vereyim”. Bertrand Shaw’a atfedilen bir nükte vardır, “ne olduğunuzu öğrendim, şimdi sıra fiyat pazarlığında” dediği. O hesap, sözde muhalifin bile satın alınabilir olması durumu beni cezbediyor iyice. Bunu açıklamak istiyorum ama yapamıyorum. “Ahlaksızlık işte” deyip geçiyordum ama bu kesmiyor artık.

          Neden, nasıl bunu yiyor insanlar? Ben çıksam, parti kursam, TRT bile benim partimin reklamını yapsa, “hacılar hepinize ev, araba. Bakın geçmişim ortada. Yalanım yok, dolanım yok” desem yerler mi ki? Yemezler gibi geliyor. Şunu derler çünkü: Lan bu herif geçmişinde bir pislik yapmamış. Tamam ama dediği ütopik. Burada bir puştluk var. E bunlara nasıl demiyorlar? Tamam, kendini kandırmak isteyen birine hakikati anlatamayız. Farkındayım bunun. Ama burada garip bir şey var anlayamadığım.

          Görüleceği üzere benim derdim o kadar da memurlar değil aslında. Ben bir daha kamu görevine giremiyormuşum kanunsuzların kanunları sayesinde, o umrumda değil. Bu insanlar nasıl bu kadar self-deception yapabiliyorlar, nasıl bildikleri şeylere bile bu kadar karşılar, onu anlamaya çalışıyorum. Şu veri topla(yama)dığım deprem anketi de bunun boyutunu anlamak için aslında. Ben çok kere bağırdım “lan deprem olacak, öleceksiniz” diye. Cem Yılmaz’ın şakası misali “ben neden öleceğim lan, o ölsün” dediler. Şimdi buna kendilerini ne kadar inandırdıklarını ölçmeye çalışıyorum. Nedeni cevaplayamasam da ne kadarı cevaplayacağım onunla – belki nedeni de gösterir o anket, sınırlarının dışında bir soru olsa da bu.

          Hasılı doğru, ortada bayağı büyük bir kendini kandırmaca, salaklık ve aymazlık var. Ama.

          O ama önemli işte. O amayı bulmam lazım. O amayı bulunca çok fazla şeyi çözebileceğim çünkü. Belki ülkenin geleceğini bile…

  • Pingback: Yeni Türkiye: Kötülüğün Sıradanlığı ve Her Şeyin Siyasallaşması | Murat Karabağ ()

Leave a Reply

Site Footer