Muhafazakar Demokrasi Nedir, Mümkün Müdür?

CEU’daki son günlerimden birinde, kütüphaneye veda ederken Yeni Bir Türkiye’nin Doğuşu şeklinde çevirebileceğimiz, M. Hakan Yavuz isimli birinin editörlüğünü yaptığı ve Utah Üniversitesi Yayınları’nca basılan bir kitap karşıma çıkmıştı. Yalçın Aydoğan’ın “muhafazakar demokratik politik kimliğin anlamı” başlıklı bir yazısı (veya konuşması?) da bulunan bu kitapta AKP’nin ülkeyi nasıl olumlu bir şekilde dönüştüreceği, aslında nasıl da güzel olduğu, destekleyicilerinin nasıl ezilmiş oldukları, ötekilikten nasıl da egemenliğe ulaştıkları ve geliştikleri… ballandırılarak ve şevkle anlatılıyordu.

Geçtiğimiz seneler göstermekte ki ne AKP o günlerde yabancılara savunduğu ve onların hayranlıkla desteklediği argümanı gerçekleştirdi ve ülkeye demokrasi getirdi1, ne de muhafazakar demokratlık pek savunulacak bir şey değil. Peki, muhafazakar demokrat olunabilir mi? Olunursa nasıl olur? Bu serinin yarının Türkiye’sinde belki işe yaraması için bu soruyu cevaplandıralım.

Muhazafakarlık: Neyin, Neye Karşı Muhafazası?

Muhafazakarlık terimi duruma göre değişken bir şekilde kullanıldığı için karşıtının ne olduğunu bulmak pek kolay değil (ki böylesi reaktif terimlerde karşıtlarını bulabilmek önemlidir). Bir açıdan baktığımızda liberalizm muhafazakarlığın karşısında dururken başka bir açıdan baktığımızdaysa modernizm muhafazakarlığın karşısında duruyor. Bu yüzden terimi, sosyal anlamda statükoyu korumak, veya geleneksel değerlerin öne çıkartılması ve bunlar ekseninde hareket edilmesi amacıyla kullanılan bir çapa olarak tanımlayabiliriz.

Muhafazakarlıkta temel etmen, bugün ve yarın karşısında dünün öncüllenmesi ve geleneğin kutsanması. Hobsbawm ve Ranger, “geleneğin icadı” isimli kitaplarında özetle eski olduğu sanılan veya iddia edilen pek çok geleneğin aslında yakın zamanda bulunduğunu ve bu hareketin amacının, içinde bulunulan durumu meşrulaştırmak ve/ya savunmak savunurlar2. Bu tamamen katıldığım argümanı konumuza uyarlarsak şunu diyebiliriz: Muhafazakarlık, o anki amacı ne ise ona uygun bir şeyi tarihte bulur, uydurur, veya anlam ve uygulamasının dışında yorumlar ve kendisine zihinsel bir savunma ve saldırı hattı oluşturur (neden savunma ve saldırı dediğimi aşağıda göreceksiniz).

Eğer bu tanıma tutunursak şunu itiraf etmek zorunda kalırız: Hiçbir muhafazakar “ideoloji” ve hareket, ne kendi içerisinde tutarlılığı ne de sürekli bir argüman üretimini ve savunusunu yapamaz zira kökü ve kökeni sürekli değişiklik göstereceği için anlık duruşlar almak, anlık yorumlar yapmak ve anlık çıkarları savunmak zorundadır ve sadece duruma göre hareket eder. Sosyolojide hatırlamamız gereken kurallardan birisi şudur: Toplumlar muhafazakardır fakat sürekli değişirler. Bu değişim bir ihtiyacın sonucudur. Muhafazakarların iddia etmek zorunda kaldığı üzere eski, en iyi veya en kutsal değildir zira toplumlar her zaman değişime karşı dururlar fakat varlıklarını devam ettirmek için değişirler. Daha basit bir deyişle değişim bir ihtiyaçtan da öte bir zorunluluktur. Daha da basit bir deyişle eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı.

Bu argümanları tutarlı buluyorsak bu alt başlıktaki sorulara şu cevapları veririz: Muhafazakarlık, değişime ve dönüşüme karşıdır. Bu değişim, mutlaktır ki, her zaman iyiye doğru olmayabilir. Fakat, muhafazakarların iddialarının aksine, daha önceki bir statükoya (status quo‘ya, içinde bulunulan duruma) dönüş de nihai iyiyi getirmez zira o durumdan sapış bir ihtiyacın gereğidir. Ve muhafazakarlık, ilgili kişi veya kurumların o anki çıkarlarını koruma amacı gütmekten öteye gidemez. Doğal olarak da genelgeçer kurallar ve kabuller koyamaz, aktif değil reaktif, yani yön belirleyici değil rüzgara göre salınan bir siyaset izlemekten başka yolu yoktur. Aktif siyaset izlediğinde ise yıkıcılığı yapıcılığından çok daha fazladır zira aktifliği de reaktiftir ve statükoyu, daha öncenin ve değişiminin elzem olduğu bir statükoyla değiştirme ihtiyacı güderler.

Demokrasi ve Muhafazakarlık

Peki, modern anlamda demokrasi ile muhafazakarlık yan yana durabilir mi3?

Bu sorunun cevabı, demokrasinin öncüllerinin içinde saklı. Daha önce de bahsettiğim üzere demokrasi olmak için belli gerek şartlar vardır ve bunlar sırasıyla ülkenin cumhuriyet olması yani halkın egemenliği, liberalizm ile cumhurun en geniş şekliyle tanımlanması ve (modern) demokrasinin temellerinin atılabilmesi, ve son olarak eşit haysiyet ilkesinin hayatta olmasıdır.

Muhafazakarlık, doğası gereği, geçmişe dönüktür ve geçmişten bugüne seslenir. Cumhuriyetlerin ve liberalizmin tarihi 200 seneye ulaşmamakta (ki pratikte 100 senelik ömürleri var yok), eşit haysiyet ilkesi ise 20. yüzyılın ikinci yarısı öncesinde hiç yer almamakta. Dolayısıyla şunu kolaylıkla diyebiliriz: Muhafazakarlık, başı boş bırakıldığında, demokrasiyle yan yana anılma imkanına sahip değildir. Temellerini demokratik olmayan zamanlardan alan hareketler, zorunlu olarak demokrasiyi yıkmak zorundadır çünkü bugüne seslendikleri zamanlar krallıkların olduğu, toplumsal katmanların bugünden çok farklı bir şekilde oluştu(ruldu)ğu, halk ile yöneticilerin keskin bir şekilde ayrıştığı zamanlardır.

Muhafazakarlık nasıl başı boş bırakılmaz? Bunun cevabı demokrasinin öncülleri içerisindedir. Bir parti ya da hareket, demokrasinin öncüllerine dokunmadığı ve bunları sorgulamadığı zaman demokratik olmaya yaklaşabilir ve muhafazakarlar buna zorlandığında başı boş kalmamış olurlar. Fakat, tekrar etmelidir ki doğası gereği, dünden bugüne geçirilen dönüşümlerin kimilerine(?) karşı olmak zorundadır ve demokrasinin temellerine bugün değilse yarın saldırmak zorunda kalacaktır. “Tek bir demokrasi vardır ve o da liberal demokrasidir” diyen Janos Kis’in argümanına sadık kalındığı sürece muhafazakar demokrat olunabilir, fakat birbirini dışlayıcı bu iki bakışın (yani muhafazakarlık ve liberalizmin) nasıl yan yana duracağı büyük bir soru işaretidir.

Türkiye’de Muhafazakar Demokrasi

Türkiye, tarihinin hiçbir evresinde demokrasinin temellerine sahip olamamış bir ülke. 2. Dünya Savaşı’nın yıkımı sonrasında 1945’le başlayıp 2000’e dayanan süreçte demokrasinin temellerini oturtma kaygısı çeken sol/liberal hareketler Türkiye’de desteklenmedi, gerekli toplumsal ve siyasal yapı da hiçbir zaman kurul(a)madı – daha da acısı, kurulmaya da çalışılmadı.

Türkiye hiçbir zaman eşit haysiyet ilkesini temele koyan siyasetler güdenlerce yönetilmedi ve ne iktidarlar ne de halk bunu arzuladı.

Bunun sonucu olarak demokratik bir hareketin Türkiye’nin geçmişinde var olduğunu söylemek zor. Üstüne yukarıda andığım muhafazakarlığın sorunları da eklendiğinde, günümüzde de gördüğümüz üzere, şu feci tablo çıktı: Demokrasi içerisinde demokrasiyi katletmek üzere çalışan iktidarlar ve bunları destekleyen halk. En kötü ve en bahtsız dönemse, sebeplerini blog’da anlatmaya çalıştığım üzere hiç kuşkusuz, 2002’nin sonunda başlayan AKP iktidarı.

2002-2007 arasında Türkiye’nin liberalleşmeye başladığı, sonrasında bu dönüşümün durduğu ve 2011 sonrasında tersine döndüğü iddia edilmekte. Bu seride siyasi tartışmalara girmediğim için bir tek şeyi belirtip geçeceğim: Bir gün Türklükten, başka bir gün İslamlıktan bahsederek liberal değerlerin tümünün karşısına çıkan bu hükümet, 2013’te “ya bendensiniz ya terörist” diyerek eşit haysiyet ilkesinin dibine, Ruanda’yı aratacak bir dinamit koydu. Bu da muhafazakarlığın neden demokrasiye karşı olduğunun en güzel örneklerinden birisi olarak gösterilebilir: Tarih içinde imparatorluk kültürüne yapılan atıflarla bölünen toplum, devletçi ve devlet düşmanı olarak yine tarihle ayrıştırıldı ve bugün elimizde bir arada yaşaması imkansız hale getirilmiş toplum parçaları var.

İmparatorluk mirasının Türkiye’ye neler yaptığı başka bir yazının konusu olsun.


Türkler için Siyasete Giriş Dersleri serisinin tümü için tıklayın.

Footnotes

  1. İslamcıların zaferini kutlayan Freedom House’un raporlarına baktığım şu yazıya bakabilirsiniz.
  2. Cambridge University Press, 1983.
  3. Modern anlamda dememin sebebini ilgili demokrasi yazısında bulabilirsiniz. Okumadıysanız okumanızı salık veririm.

Leave a Reply

Site Footer