Seçimin Ardından: Uzun Soluklu Bir Türkiye Analizi ve Bir Strateji Önerisi

Bu sitede yazdığım her şeye azami dikkat gösteriyor ve elimden geldiğince bilgilerimi, deneyimlerimi ve gözlemlerimi tamamıyla aktarmaya çalışıyor olsam da şu ana dek yazdıklarımın hiçbiri bu yazı kadar geniş, kapsamlı, ihtimalen uzun ve önemli olmayacak. Lütfen bu yazıya sıradan bir yazı olarak bakmayın. Kahvenizi alın, belki bir müzik koyun arkaya, ve dikkat ederek okuyun. Bugüne dek parça parça döktüklerimin neredeyse tümünü ve dahasını burada bulacaksınız. Umudum bu yazının bir referans olabilmesi ve elimizde çok az kalmış vaktin değerli kullanılmasına aracı olabilmesi.”

Girişi bu şekilde olan ve 29 A4 sayfası boyutunda, altı ana başlıkta 34 bölümden müteşekkil bu yazıyı buradan indirebilirsiniz. Metnin tamamı aşağıda ama 11.404 kelime, boşluksuz 73.094 karakter uzunluğundaki bu yazıyı indirip daha rahat bir şekilde okumanızı şahsen tavsiye ederim. Eğer okumaya gözünüz keserse ve sonunda okumaya değer bir metin olduğunu da düşünürseniz lütfen dilediğiniz gibi, dilediğiniz yerde paylaşın ve lütfen paylaşın. Kısa kısa ve parça parça yazdıklarım(ız) bir işe yaramadı bugüne kadar o ki, belki derli toplu bir yazı bir parça bilinç oluşmasına yardımcı olabilir.

Son olarak metnin ilk halini görüp yorumlarını benden esirgememiş herkese teşekkür ederim. Hala gözümden kaçan kısımlar da, eksik olan bölümler de tabi ki benim görevimi eksik yapmamdan kaynaklanmakta.


Giriş

Bu sitede yazdığım her şeye azami dikkat gösteriyor ve elimden geldiğince bilgilerimi, deneyimlerimi ve gözlemlerimi tamamıyla aktarmaya çalışıyor olsam da şu ana dek yazdıklarımın hiçbiri bu yazı kadar geniş, kapsamlı, ihtimalen uzun ve önemli olmayacak. Lütfen bu yazıya sıradan bir yazı olarak bakmayın. Kahvenizi alın, belki bir müzik koyun arkaya, ve dikkat ederek okuyun. Bugüne dek parça parça döktüklerimin neredeyse tümünü ve dahasını burada bulacaksınız. Umudum bu yazının bir referans olabilmesi ve elimizde çok az kalmış vaktin değerli kullanılmasına aracı olabilmesi.

0. Metot ve Metnin Akışı Hakkında

Diğer tüm yazılarımın aksine bu yazıda bir veya iki soruya değil pek çok soruya cevap arayacağım. Bu arada doğru olduğunu gördüğüme inandığım ön kabulleri sizlerle paylaşacak fakat bunların sebeplendirmelerini bazen yapacak, bazen yapmayacağım. Özellikle 68 sonrası Türkiye siyasi hayatı hakkında bilgili değilseniz size göre açıkta kalan yerler olabilir. Bu noktalarda siyasi geçmişimizi deşip öğrenmenizi salık veririm.

Elimden geldiğince referans kullanmaya çalışsam da bu yazıda ne kadar referans kullanacağımdan emin değilim. Referanssız olan yerlerde dilerseniz kendiniz araştırma yapabilirsiniz, dilerseniz bana ulaşabilir ve referans koymamı sağlayabilirsiniz.

Bu yazı bir temel bilim yazısı değil, sosyal bilim yazısı. Sosyal bilimleri bilim olarak görmediğimi daha önce söylemiştim. Bunun doğal sonucu olarak burada bahsedeceğim kanunlara ben de itidalle yaklaşacağım ve sorgulanamaz görmeyecek ve göstermeyeceğim. Öte yandan kimi (ön) kabuller olmadan ilerleyemeyeceğimiz için bu kanunlara sığınmak zorunda kalacağım.

Bu yazı, ayrıca, şurada anlattığım prensip üzerinden çalışacak. Bu prensibi kısaca özetleyeyim:

  • Sosyal bilimlerin ilk hedefi ne oldu sorusuna cevap vermektir. Bu soruya cevabı olabildiğince doğru verebilmek için farklı kaynaklardan beslenmek ve olabildiği kadar tarafsız olmak gereklidir. Öte yandan ben de bir bireyim ve fikirlerim var. Bu yüzden yer yer taraflı görülebilsem de metnin tümünde gerekli asgari tarafsızlığa sahip olacağıma inanıyorum. Eleştirileriniz olursa bunları duymaktan, cevaplamaktan ve pes ettiğim noktada fikirlerimi ve analizlerimi değiştirmekten çekinmeyeceğim. Bu yüzden lütfen söyleyecek sözleriniz olursa söyleyin. Bu metin benim tezlerimden de fazla önem verdiğim bir metin olacak ve yarın bir karşılığı olacağına inanıyorum. Eğer umudum doğru çıkarsa sıradan bir Murat’ın sıradan bir yazısına değil belki ülkenin yarınının şekillenmesine katkıda bulunacağınızı hatırlayın.
  • Sosyal bilimlerin ikinci hedefi genel olarak ne olmalı sorusuna cevap vermektir. Bu alan tamamiyle teorik ve ideolojiktir fakat bir sonraki adımın da temelini oluşturur. Kısır felsefi tartışmaların dışında kalan tüm tartışmalar siyasetin, ekonominin ve toplumun değişimi ve dönüşümünü şekillendirdiği için ideologluk yapmak kötü bir şey değildir. Ben de bu yazıda ideologluk yapacağım fakat, asıl yazıda da ısrarla üzerinde durduğum üzre, ahlaklı bir şekilde davranıp eldeki bilgiye ve amaçlarıma uygun bir şekilde davranmaya çalışacağım.
  • Üçüncü ve son hedef, ilk iki hedefin birleşiminden ve dahasından oluşur. Düne ve bugüne bakarak yarın ne olmalı sorusuna cevap arar, bu arada da genel olarak ne olmalı sorusu üzerinden bizim özelimizde ne olmalı sorusuyla ilgilenir. Bu metin de bu son hedef üzerinedir – düne ve bugüne bakıp yarını istediğimiz şekilde şekillendirmek için ne yapmalıyız, nasıl yapmalıyız sorularına cevap aramaktadır.

Bu metin analizle başlayıp stratejiyle devam edecek. Yani bir sosyal “bilimcinin” yapabileceği en büyük işi yapmaya çalışacak. İlk üç bölüm analiz bölümü, dördüncü ve beşinci strateji bölümlerindeyse ideolojiyi “olduğu kadar” kenara bırakıp sadece harekete ve başarıya ulaşması olası yolun kısa bir açıklamasına çalıştım. Altıncı ve son bölümde kısaca gözardı ettiğimiz ve bugünden dikkat etmemiz gereken üç konuya kısaca değindim. Metni hakkını vererek yazmam durumunda bir kitap boyuna erişmesi gerekliliği nedeniyle konulara elden geldiğince kısa fakat önemli noktaları atlamamaya çalışarak her şeyi kısa kesmem gerektiğini söylemeliyim. Sürekli geliştirmeyi umduğum bu metne eklenmesi gerektiğini düşündüğünüz önemli noktaları bana iletmenizi dilerim.

0.1. Analiz ve Umut Arasındaki Fark

Umut ettiğimiz şeyleri olacak şeyler olarak görmeyi ve/ya göstermeyi bırakmak zorundayız. Seçimin öncesinde “Akşener %20 alacak, görürsünüz” diyenler vardı misal. Bu bir temenni miydi, bir gözlem miydi? Ben temenni olduğunu söyledim, onlar gözlem. Bunun nasıl gerçekleşeceğini sordumsa da cevap alamadım zira bu bir gözlem değildi. Olmasını istediğimiz, olması gereken ve olmakta olan çok farklı şeylerdir. Bunları birbirine karıştırmamalıyız. Aşağıda vereceğim bir örnek üzerinden gideyim: Benim tarih eğitiminin tepeden aşağı değişmesini istememin sonucu olarak “Hititler vardı, sonra birden Türkiye kuruldu” denmesini kabul edemeyiz. Yani olmasını istediğimiz şey için olmakta olandan/gerçekten fedakarlık edemeyiz. Gerçekçilik bizim topraklarımızda hiç kök salmadı, gerçekleri hiçbir zaman sevmedik. Bu son dönemdeki kadar “komple teorisyeni” de olmadıysak da gerçekle kavgamız her zaman oldu. Bizim bir Alman gibi olaylara buza dönüşerek bakıp buna göre yorumlamayı öğrenmemiz şart. Bunu yapmadıktan sonra çabalarımız her zaman boşa gitmek zorunda olacak.

Daha da kısası şu şekilde bu paragrafın: Umutlarımızı kenara koyup elimizdeki verilere bakmazsak umutlarımızı da kaybetmek zorunda olacağız her zaman.

1. Başkanlık Seçimlerine Giderken Yazdıklarım

Sitede 2018 seçimleriyle ilgili az sayıda yazı yazdım. Birisi seçimden sonra, birisi önceki üçünün derlemesi olan beş doğrudan yazı, üç de dolaylı yazı bulunmakta ve ben dediklerimde ısrarla haksız çıkmaya çalışmama rağmen haklı çıktım. Bunların birkaçını sıralayayım:

  • İlk ve en önemli yazıda şunu vurgulamaya çalıştım: Bu seçimde kimlik siyaseti yapılacak. Öyle ki, özgürlüklerden bahsetmenin zararlı olacağını dahi düşünüyorum dedim. Gördük ki kimlik siyaseti yapanlar kazandı (AKP, MHP, önemli ölçüde de HDP), yapmayanlar kaybetti (CHP, İyi Parti, SP)1. Bununla beraber Erdoğan seçmeninin kendisinden ekonomik veya özgürlükler alanında bir beklentisinin olmadığını, bu konularda “gölge etme başka ihsan istemez” diyeceğini söyledim.
  • İkinci bir yazıda yine kimlik siyasetine vurgu yaptım ve “eğer siz de kimlik siyaseti yapmazsanız zaten kaybedersiniz” dedim. Doğru çıktığımı düşünüyorum. “Aziz milletin irfanı kazandı” gibi aşağılık bir cümlenin kurulduğuna şahit oldum ben bu seçim sonucunda – daha öte söze gerek var mı?
  • Bir başka yazıdan bir paragrafı kopyalayıp yapıştırıyorum: “İnce/Akşener gümbür gümbür geliyor” diye boşa, bence, heveslenmeyin. İnce, Demirtaş ve Karamollaoğlu standart (veya beklenen) oylarından azını almadıkları sürece Akşener’in AKP+MHP’den helalinden %10-15 alması lazım – ki bu kitlede çoktan Fethullahçı olarak yaftalandığını biliyoruz. Dahası, Akşener’in bu oyu almasının ardından doğal olarak İnce kalır olası (bence pek olası olmayan) ikinci tura, “ya ben ya hiç” tutumunu daha en başından takınan Akşener taifesinin, ve dahi Karamollaoğlu taifesinin, ve dahi ve dahi Demirtaş taifesinin silme İnce’ye vermesi durumunda Erdoğan’dan kurtulur Türkiye. Siz bunu olası görüyorsanız eyvallah ya, ben olası görmüyorum.
  • Seçime bir aydan az kala İyi Parti trollüğüyle suçlanacağım “Meral Akşener Gelecek, Dertlerimiz Bitecek” Mi?” başlıklı yazıyı yazdım. İtiraf etmem gerekirse bu yazı ve ardından gelen yazı, sağda solda durmadan okuduğum “İnce muhteşem, Akşener tüm ülkeyi elli kere gezdi, ortalık çok farklı” yorumlarından etkilendiğimi gösteriyor. Hemen iki gün sonrasında yazdığım yazıda “İnce’nin Akşener-Erdoğan kapışmasını izlemesi gerekirken biz İnce-Akşener kapışmasını izliyoruz” dedim. Temel fikrime döndüğüm bu yazıdan bir ufak kısmı tekrarlayayım: Türk muhalifinin temelsiz ama sonsuz özgüveninin sonucu, sanırım, referandum gibi bu seçimin de “yasal” galibinin ilk andan Erdoğan olması olacak. Nitekim oldu da.

Bu referans sizi ikna edebildiyse ne ala. Edemediyse sitenin geri kalanına bakabilir veya okumayı kesebilirsiniz. Nihayetinde sizi yazdıklarımın okunmaya değer olacağını ikna etmek için elimde başka bir şey yok.

2. Başkanlık Seçiminden Çok Önceleri: Kimlik, Kimlik, Kimlik

Tarihte biraz geriye gitmemiz gerekli. Terakkiperver Fırka (TF) ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki ilk yarış bugün hala sürmekte. Kimilerine göre bugün endüstri 4.0 vs kıraathane olan yarış, esasında, o günden bugüne değişmiş değil ve bunu doğru anlamak ve anlamlandırmak zorundayız.

Ben, ısrarla, Türkiye’de kimlik siyasetinin, özellikle AKP döneminde en merkezde yer aldığını anlatmaya çalışıyorum zira AKP ile TF arasında nokta kadar fark yok. Her ikisinin de rakibinin CHP olması tarihin bir cilvesi olduğu kadar Atatürk’ün ne kadar önemli olduğunu ve İnönü’nün diplomasi bilgisi ile siyaset bilgisi arasındaki ters orantıyı gösteren önemli bir detay. Bunları anlamlandırabilmek için demokrasi mefhumuna biraz bakalım.

2.1. Demokrasi: Nedir, Ne Değildir?

Akademide demokrasinin tonla tanımı, demokrasiye nasıl geçileceğinin tonla açıklaması var ama bunların bir teki bile pratikte karşılığını bulamıyor. Bunun sebebi akademisyenlerin ideolog olmasından başka bir şey değil. Doğrulara gözlerini kapayıp olmasını istediklerini olması gereken olarak gösteren on binlerce kişinin yanlışlarının cezasını hepimiz çekiyoruz.

Tarihine baktığımızda demokrasinin şu gelişiminin hep şu şekilde olduğunu görüyoruz: Bir toplumda bir grup insan, ya dış ticaret ya soygun/fetih gibi yöntemlerle zenginleşiyor ve birey olarak değilse de bir grup insan olarak krala kafa tutacak ekonomik varlığa sahip oluyorlar. Bunu müteakiben ya krallık devriliyor, ya da kral bu gruba imtiyazlar tanıyor ve bu kişiler aristokratlaşıyorlar. Ekonomik ve toplumsal ayrıcalığın yanında siyasi ayrıcalık sahibi de oluyorlar ve nihai karar verici olmasalar da söz söyleyebilir oluyorlar. Aristokrasi yerleşik hale geldiğinde ekonomik büyüme devam ediyorsa bu zengin temel grubun etrafında başka zenginler de türüyor (kapitalistler) ve bunlar da aristokratlaşmak istiyorlar. Bu döngü devam ettikçe aristokratlardan bir meclis oluşuyor, daha da ilerledikçe demokrasi tabana yayılıyor – ki tabana yayılma için 1918 ve sonrasını, yani Fransa ve İngiltere hariç imparatorlukların çöküşünün ve ulus-devletlerin, yani varlık veya statü değil vatandaşlığın devlet-birey ilişkisinin temeli olması bekleniyor.

Anahtar kelimeleri tek tek açmayacak olsam da birkaç noktayı belirtmem gerekli.

  1. Demokrasinin temellenmesi ile şehirleşme üst üste oturuyor. Yani şehirleşme olmadan demokrasi olmuyor.
  2. Bireyselleşme olmadan (anladığınız manada) demokrasi yine olmuyor. Bireysiz, komünal demokrasi tahakkümden ötesine geçemiyor. Şehirleşmenin bir manasının da bireyselleşme olduğunu hatırlayın, bizde köyle bulunan kırılmaz ve bitmez bağlılığı da bu çerçeveye kendiniz oturtun.
  3. Zenginlik olmadan demokrasi olmuyor. Ekmek mi, özgürlük mü sorusunu hatırlayın, buna bir de kimliği ekleyin. En büyük zenginlik ben olmak, sonra ekmekli olmak, sonra özgür olmak.

Çoğu kişi eğitimi demokrasiyle ilişkilendirse de ben aralarında fazlaca bir alaka kuramıyorum. Eğitimin bireyselliği artırması ve/ya şehir hayatına zorlaması/sokması sonucu dolaylı bir etki edebilir ve bunu kabul edebilirim fakat eğitim seviyesiyle demokratik davranış ilişkisinin, İngilizce tabirle correlation does not mean causation, yani ilinti/korelasyon illa ki sebep demek değildir vecizesiyle açıklanabileceğini düşünüyorum.

Türkiye bu süreçlerin hiçbirini geçirmedi. Atatürk, bu “kanunu” 100 sene evvel görmüş olduğundan buna çalıştı. Aristokratlar oluşturmaya, o arada kapitalistlerin çıkmasını ummaya, tamamiyle köylü nüfusu da doğru düzgün biçimde şehirlileştirmeye uğraştığını fark ettiğimde kendisine duyduğum saygı başka hiçbir insana duymadığım ve duyamayacağım seviyeye erişti.

Atatürk böylesi bir projeye başlamışken çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Ardılı İnönü, biraz da yancısı olmak zorunda kaldığı Batı bloğuna özentiyle, körlemesine “hadi biz demokrasi oluyoruz” dedi. 46 seçimi demokrasi adına bir facia oldu, 50 seçimlerindeyse Menderes geldi. Tepeden inme demokrasiyle bir anda seçmen olan köylüler ve kasabalılar CHP ve zihniyeti olmasın da ne olursa olsun dedi ve bugüne geldik.

Bakınız Singapur’da Lee Kuan-Yew 30 sene başbakanlık, 32 sene başkanlık yaparak Singapur’u dünyanın en ileri ülkelerinden biri haline getirdi. Tek adamdı. Singapur, neredeyse tüm varlığını kendisine borçlu. Bizim için Atatürk ne olabilirdiyse LKY Singapur için o oldu. 1973’e dek İnönü değil Atatürk hayatta olsaydı Türkler Almanya’ya gitmezdi yaşamak için, Almanlar Türkiye’ye gelirdi demem ondandır.

Yukarıda saydığım şartların tümünü karşıladığı için bugün Singapur demokratik yönetime sahip (olabilir ve bunun önünde hiçbir engel yok). Bizse köylü ve kasabalı olduğumuz/kaldığımız için demokratik bir ülke filan olamayız. Ancak tahakkümü arzularız zira bizde bireysellik yok, şehirleşme yok, zenginlik yok, köyün ve kasabanın olanca ahlaksızlığı var ve hayallerini kurduğumuz kimliklerle birbirimize bakıyoruz.

2.2. Kimlik, Kimlik, Kimlik

Durmadan anıyorum da nedir bu kimlik? Çok özetle kişinin kendini tanımladığı ve kendini bir gruba sıfat(lar) olarak tanımlayabiliriz ama bu, aslında, yetmez. Yetmemesinin sebebi şudur: Kimlik bir sıfat olduğu kadar bir yaşam biçimi, yaşamı algılama biçimi, kişinin kendi değerini sunma ve ölçme biçimidir.

2.2.1. Tarih

Kimlik Türkiye’de hepten değişik çalışır. Atatürk’ün değiştirmeye çalıştığı, sonradansa bugünkü halini alan Türk eğitim sistemi Osmanlı’nın ne kadar muhteşem olduğunu anlatır durur. Savaşların tarihleri ezberlenir, Osmanlı’nın nasıl yükseldiği, nasıl da koca topraklara egemen olduğu anlatılır. Sonra hikayemiz kötü hal alınca birden sene sonu gelmiş olur. Aniden tüm Avrupa ve Rusya bize savaş açmaya karar verir. Onların tümüne karşı biz savaşırız ama yetmez.  Çocukların tedrisatı iki temel argümanla başlar: Osmanlı çok iyiydi çünkü toprağı çoktu, padişahların da derdi İslam’dı.

Böylesi bir eğitimden geçen ortalama bir insanın Atatürk’e tepkisinin gavurdan toprağının ufacık bir kısmını geri almış sıradan birisi, Türkiye’ye de Osmanlı’yla alakasız alelade bir memleket olarak bakmasını ben garipseyemiyorum. Bu tedrisattan sonra Atatürk geldi, reformlar yaptı, kadınlar insan sayılır oldu, vatandaşlık, ulus-devlet sözleri Türkiye’yi sevdirmek yerine ancak Türkiye’ye karşı kılar kişileri. Osmanlı büyüktü, toprakları da büyüyordu. Bu arada ne kadın hakları vardı, ne vatandaşlık mefhumu, ne bir şey. Bunlar yokken biz daha iyiydik o ki, neden bu saçma, gavur icadı şeyleri sevelim, bunlara sarılalım ki?

Türkiye’nin muhafazakarlığı ve milliyetçiliği anlatılır ve bu genellikle köylülükle ve az gelişmişlikle açıklanır. Fakat, bence, bunun sebebi daha erken yaştan çocukların aklına soktuğumuz bu büyük Osmanlı, küçük Türkiye algısından kaynaklıdır. Kendinizi düşünün: Seneler senesi “annen seni babandan çok sever” deseler durmadan, babanız ne yaparsa yapsın annenizin ardında yer almaz mı? Burada da aynı şey oluyor.

Bu dediğimin aynısını bir de din dersine uygulayın. Eğer tatmin olmuyorsanız sözlerimden, neden Türkiye’de 80’e dek azımsanamayacak sol varken bugün neden solun olmadığını, olanca köylülüğüyle 1970’ler Türkiye’si toplumunun bugünkü toplumdan neden daha aydınlık olduğunu, en güzel jenerasyonun neden 20-40 doğumlular olduğunu kendinize sorun ve biraz hatırat, biraz tarih okuyun, biraz da arşivlere girip 80 öncesi gazetelerle özellikle 94 (hele ki 2008) sonrası gazeteleri biraz okuyup karşılaştırın. Cevabı oralarda bulacaksınız.

2.3. Kimlik, Kimlik, Kimlik

Aslında kimlik konusunun önemli kısmını açıkladığıma inansam da konuyu biraz daha deşeyim ve yine tarihten başlayayım.

Özellikle araştıranlardan gayrı kimse Osmanlı döneminde sıradan halkın yaşantısı hakkında zerrece bir şey bilmez. Eğitim hayatının hiçbir yerinde bu öğretilmemiştir, hayatının başka bir noktasında da bunu öğrenme ihtiyacına zerrece sahip olmamıştır çünkü. Ortalama bir insanın, bu nedenle, tarihi şöyle okuyacağını tahmin edebiliriz (belki de görüyoruz demek daha doğru): Osmanlı toprağı büyüdükçe padişahın namı da büyüdü. Eh, o arada millet de büyümüştür herhal. Osmanlı düşünce padişah gene büyüktü ama ah o gavurlar! Sonra Türkiye geldi, halimiz de belli. Osmanlı olaydı biz daha iyi yaşardık.

Bu eğitim sistemiyle, televizyonda tonla Osmanlı dizisiyle, tuğrayı kimliğin bir parçası yapmayla insanlara Türkiye’yi sevdiremezsiniz. Nokta. Ne yaparsanız yapın Türkiye günbegün imparatorluk hayalleriyle yatıp kalkan, kılıç-kalkandan başka bir şeyden medet umamayacak çocuklar yetiştirecektir.

İnanmıyor musunuz hala? Çıkın sokaktaki elleri tesbihli, belleri bıçaklı, yapacak işi gücü olmayan milyon tane bebeye bakın. Bunların hepsinin, istisnasız hepsinin “milliyetçi” ve/ya “dindar” olmasına şaşırmıyorsanız benim dediğimi yanlışlamak zorundasınız.

Şimdi bu bilgiyle Erdoğan’ın kendi sultanlığını ilan edişini birleştirin. Bu insanlara dilediğiniz kadar değişmiş dünyadan, internetin hayatımıza kattıklarından, ellerinden düşürmedikleri cep telefonlarından, bilgisayarların kendilerinden daha akıllı hale 10 yıla kalmadan geleceğinden… bahsedin. Karşılıksız kalacak zira kalmak zorunda. On yıldan fazla süre okulda, hayatlarının geri kalanında toplum içinde böylesi gerzekçe bir öğretiye maruz bırakılmış insanlar için söyledikleriniz zırvadan ötesi değil. Şanslı olan bir azınlık haricinde kimse bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demez, kendini bu marazdan uzak tutamaz. Burada ayrıca bir ikiyüzlülük görürüz: Kadın hakları şeytan icadıyken cep telefonu şeytan icadı değildir. Bu (sözde?) İslamcılık işine geleni alıp işine geleni gözardı etmekte pek mahirdir2.

Daha bitmedi. Bu dediklerimi kendilerine sunanların “kafir” “vatan millet düşmanı” insanlar olduğunu da katın hesaba. Bu iki grubun yan yana gelmesinin olasılığı var mı? Var diyorsanız bunu iyimserlikle değil ancak enayilikle veya salaklıkla açıklayabilirim sadece.

Türkiye, Atatürk’ün olanca dileğine rağmen, milli bilinç sahibi olamamış milyonların olduğu bir ülke ve milli bilinç oluşturamadıktan sonra biz bu sözde dindar ve milliyetçi, özde beş para etmez güruhun Türkiye’yi Pakistan veya İran gibi dönüştürümünü izlemeye devam edeceğiz.

Şimdi benim neden ısrarla kimlik siyasetinin kötülüğünden bahsettiğimi anlatmaya çalışayım.

Türkiye’de baskın kimlik tarihin derininde bir altın çağın varlığına inanan İslamcılar ve sözde milliyetçiler oluşturdu ve oluşturmaya daha da şiddetle devam edecek. Alp Arslan’a hayran, Atatürk düşmanı milliyetçi gördü bu gözler. Yunan’ı Atatürk’e tercih eden fesli bunağı, bu bunağı adamdan sayan tonla geri zekalıyı, buna üstadım diyen ülkenin başındaki siyasetçi(leri) hatırlayın. Bunlar ne bir günde ortaya çıktı, ne bir nesilde kaybolacak. Bunların çocuklarını eğitme şansımız kaçmışsa bile bunların torunlarını eğitmekten başka yolumuz yok zira kimlik siyaseti insanları daha da kamplaştıracak, bir yanda Atatürk düşmanı milliyetçiler ve Yezit misali dindarlar, öte yanda içinde bulunduğu dünyada yaşamak isteyenler olacak ve ilk grup ikincisinden sayıca da, güççe de, kör güce tapınmaca da, yaşamak yerine ölümü kutsamakta da daha üstün.

Bu benim kimlik siyasetine karşıt olmamın tek sebebi değil. Evet, kimlik siyaseti yapıldığı sürece azınlıkta kalacağım fakat konunun ikinci ve “güçlüyü” de ilgilendiren bir tarafı var. Okumaktan ve alıntılamaktan çok hazzettiğim Carl Schmitt’in belki de siyasetteki az kanundan birini bulduğunu söylemeliyim. O kanun şudur: Bir ülkede parti politikası devlet politikası olduğu zaman o ülkede iç savaş kaçınılmazdır3. Hele bir de parti politikası kimlik politikası ise bu iç savaşın boyutlarını tahmin edin. Ardından da Erdoğan’ın sahip olduğu güçten esasında neden korktuğumu anlayın.

2.4. Excursus: Türk Milleti Hakkında Bir Not

Bu satırları yazmadan hemen önce şöyle bir yazı karaladım. Oradan bir paragrafı alıntılıyorum:

Bugün parti kurma isteği oluştu bende. TKP – Türkiye Kantçı Partisi. Altı üstü üç tane kurala uyarak yaşayacağız, üç tane kurala uyarak siyaset yapacağız. Sadece ve sadece ahlaklı olacağımız için %0.001 oy alacağız ama diyeceğiz ki “biz ahlaklıyız, siz nesiniz”.

Politik doğruculuk oynamak için lafı kıvırmaya gerek yok: Türk milletinin kahir ekseriyeti anlık işine gelen doğruyu benimser. Yani ahlakı değişkendir. Tutarsızdır, ne yapacağı belirsizdir, güvenilmezdir zira temel ahlaki yaklaşımdan ve değerlerden aridir. Kısacası ahlaksızdır.

Önce klasik örneğimizi verelim: Başkasının kızıyla sevişen oğlumuz aslanken başkasının oğluyla sevişen kızımız orospudur. Bizim namusumuz sadece karımızın-kızımızın iki bacağının arasındadır. Hırsızlık yapınca namussuz olmayız ama karımıza birisi bakarsa karımıza kızacak kadar saçma bir anlayışa sahibizdir.

Bunu daha önemli bir örnekle geliştirelim: Bu ülkede “çalıyor ama iş de yapıyor” bir atasözü. Çalanın kimliğine göre hırsızlığı meşrulaştırabiliyoruz. Hırsızlığa her halükarda karşı olmak yerine duruma göre bunu doğru bulabilir. Doğrudur, elinde parası, ama o ama bu nedenle, olmayan birisinin hayati ihtiyaçları için karşısındakini de zor koşullara sokmadığı sürece hırsızlık yapması ahlaki olarak tartışmalıdır ve bence meşrudur fakat “çalıyor ama iş de yapıyor” bakışı bir zaruret hırsızlığı değil “bal tutan parmağını yalar” ahlaksızlığının sonucudur.

Bu konu dışı noktayı konuya bağlayayım: Bu ahlaksızlık nedeniyle Türk halkının kahir ekseriyeti kimliğine daha sıkı sarılmak zorunda kalır ya da tamamen reddeder. En sıkı ateistler dindar ailelerden çıkar, en softalarsa teheccüde nafile ekleyenlerden. İlk grup kimliğinin eksiklerinden bezen, ikinci grupsa eksiklerini bir şekilde kapamaya çalışanlardan müteşekkildir. Bu ikinci grubun nedeni tam da ahlaksızlıktır ve yiyor ama çalışıyor tayfasının onda dokuz buçuğu bu tayfadandır.

2.5. Varlıksız Gelişme

Atatürk’ün planı aristokrasi ve burjuvazi oluşturup bu döngüde ülkenin kalkınmasıydı demiştim. Bunu zerrece anlamamış olan İnönü’nün de köylü memleketi “demokrat” kılarak bu planı yok ettiğini, bugüne gelen yolu açtığını/başlattığını söylemiştim. Bunu varlıkla/zenginlikle biraz değerlendireyim.

Şu temel şartı unutmayalım: Düşünme, istisnai yüksek ruhlar haricinde zengin adamın işidir ve siyaset, Türkiye’de her ne kadar ahlaksızlığı temel alsa da, düşünmeyle temellenir. Bundandır halk devrimlerine dahi zenginlerin başat rol oynaması, onların yönetimi alması ya da hemen birinci çemberde bulunması.

Türkiye zenginleşebilmiş bir ülke değil. Dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olmasına rağmen yoksulluktan çocuğunu ısıtmaya kömür alamayan, yan odada kendini öldürmeyi tercih edebilenlerin ülkesi. Evet, Türkiye’nin ekonomisi büyük – ama aynı şekilde nüfusu da büyük.

Türkiye bir tek dönem haricinde hiçbir zaman üretici bir ülke olmadı. En iyi ihtimalle tarımıyla kendi kendini çevirebildiği zamanlarda karnını öyle ya da böyle doyurdu ama fark yaratacak hiçbir şey ortaya koyamadı. Yapabildiği en büyük şey araba üretmek oldu, o da taşeron olarak. Devrim arabasını dahi devam ettirmemiş bir ülke burası. Onun yerine Koç’un Anadol’unu üretmiş – o da Ford girişimi olduğundan yapılmış. Zaten Koçlar da, Sabancılar da taşeronluktan ötesine göz dikmemiş, memleketin parasını bok etmekte beis görmemiş iki aile. İnönü’ye düşman olduğum kadar bu iki aileye düşman olmamın sebebi tam da bu: Atatürk’ün derdi kapitalistlerin yarışması iken bunlar içeride monopol olmaktan başka derdi olmayan sömürgen olarak binmiş tepemize.

Varlığı olmayan ülke benliğini birilerine emanet verir. Vermek zorundadır. Sürekli tekrar ettiğim ve ölene dek söylemeye devam edeceğim bir sözüm var: Türkiye kimseye yanlamadığı zaman büyüdü ve ilerleme imkanı buldu hep. Atatürk zamanındaki gelişim bunun en güzel örneği.

Ülke nasıl ki varlığını birilerine emanet verir, yoksul olan kişiler de ülkenin zenginine varlığını emanet eder. O düşünemez çünkü, düşünmeye vakti yoktur. Türklükten gelen bir hastalıktır, her şeyi biliriz ama hiçbir soruya cevabımız yoktur. Bunun nedeni varlığımızın emanet oluşudur. Bugün Erdoğan aka ak dediği zaman ak diyen, kara dediği zaman kara diyen milyonlar bunun en tipik göstergesidir.

Bu fakirliğimiz ve bu düşünme aczimizi ahlaksızlığımızla ve birey değil komünün parçası olmamızla beraber düşündüğümüzde şu basit sonuca ulaşırız: Bir şekilde zengin olan ya da olabilecek olanlar fikir sahibi olur, daha kritik düşünür, dünyaya daha entegre olur, çağını ve gününü daha fazla yaşarken diğerleri bunlardan aciz kalır. Bu her zenginin zihinsel olarak gelişmiş olduğu anlamına gelmese de zengin olanların zihinlerinin gelişmesinin çok daha olası olduğu anlamına gelir.

Burada bir noktayı daha ekleyelim: Bugün CHP düşmanı olunmasının bir sebebi İnönü’nün yarım bıraktığı plandır. Atatürk ölüp İnönü başımıza geçince bozulan plan nedeniyle varlık aktarımı sadece zorbalık halini almış, toplum da kaynaşacağı ve üretip bölüşeceği yerde “CHP’li fönlü teyzeleri” mutlu ve zengin yaşatabilmek için çalışan, didinen insanlar ortaya çıkmış. Beyinsiz siyasetin sonucu olarak “halk plaja akın etti, vatandaş denize giremedi” durumu oluşmuş. Zengin sınıfı Atatürk’ün derdiyken zengin sınıfı züppe sınıfına dönüşmüş, bugün ders kitaplarında yer alan saçma sapan durum o günlerde hayatta karşılık bulmuş. “Cumhuriyet var, biz bu teyzeleri beslemek için çalışıyoruz” durumunda bugünün ders kitaplarını yazanların anne-babaları cumhuriyete düşman olmuş. Cumhuriyet fönlü teyze demek olduktan sonra vatandaşlık mefhumu da, ulus-devlet de insanların zihninde kötü şeyler olarak kalmış.

Daha önce şurada Türkiye’nin kaybedilmiş kuşağı başlığıyla girişini yazmıştım, ondan sizleri ona yönlendirip kısa keseyim son kısmı: Türkiye mucitler çıkarabildiği, soru soran insanlar üretebildiği, herhangi bir işe kalkışmaktan korkmayan çocuklar yetiştirebildiği zaman değişebilir ve ilerleyebilir – tam da bu noktada da sorunumuz ortaya çıkar: Başımızdaki iktidar bu çocukların ortaya çıkmaması sayesinde başımızda durmaya devam edebilir. Benim AKP dönemine ve tabanından tavanına tümüne karşı olmamın temel sebeplerinden birisi bu. Kendilerinin bugünkü zevki için milyonların yalnızca bugünlerini değil geleceklerini de yakıyor olmaları.

3. Bugünkü Türkiye

Lafa ortasından dalayım: Bugün Türkiye her an bir dış müdahale, iç savaş veya kıyım görebilecek durumda. Ortam bunların tümüne tamamen müsait. Bunu sağlayansa koca bir geçmişle beraber o koca geçmişe rahmet okutacak AKP iktidarı.

3.1. Şu CeHaPe Zihniyeti!

Bugün Türkiye’de safları karmakarışık ama Erdoğan ismi etrafında keskin bir şekilde ayrışmış iki koca grup var. Bir yanda tişörtle tank durdurabileceğine inanacak kadar akli melekelerini kaybetmiş insanlar, diğer yanda Erdoğan’a duyduğu nefret nedeniyle artık ülkesiyle ve devletiyle bağları belki pamuk ipliğine bağlanmış, belki tamamen kopmuş insanlar. Erdoğan’ın sürekli CHP’yi hedef almasının sebebi tek rakibe karşı daha rahat hareket edebilmesi ve/ya sağda tek olması olduğu kadar, belki daha da fazla, insanlara “bir yanda sizin kimliğinizi reddedenler var, diğer yanda kabul edenler. Dilediğinizi seçin” demesi. Bu kimliğinse hep en işe yaramaz şekilde tanımlandığını hatırlayalım. Milliyetçilik sadece kof söylemler, din sadece baş örtüsü. Kavramları, sadece kullanabilmek için delikli peynire çevirmek bir AKP klasiği ve ihtiyacı. Yoksa hayatta kalma şansları yok.

Biraz aklı olan herkes bilir ki bir kişiye yapılabilecek en büyük aşağılama anasına avradına sövmek değil susup kendisini yok saymaktır. Doğrudur, bugün AKP’li olan milyon kişi kendisinin hep yok sayıldığını düşünmüştür ve CHP’li fönlü teyze düşmanlığının sebebi budur. Benim eskiden beri solcu annem dahi “biz fakiriz diye bizi insan yerine koymazlardı” der – dahasını siz hesap edin. Fakat konu, ısrarla anlatmaya çalıştığım üzere, CHP’li fönlü teyze konusu değil. Konu, CHP’nin kurmuş olduğu ülkenin “beş para etmemesi”. Yok laik, yok kadın hakları, yok bilmem ne. Kim neylesin böyle saçmalıkları?

Anadolu’nun son bin senelik tarihinde, vakti zamanında Hititlerin yaptığı gibi bir kırılmayı yapmış Atatürk. Bugün ülkede hala dünyaya entegre, günü yaşamak isteyen, ahiretteki değil bu dünyadaki zevklerden murat almak isteyen ve buna çabalayan insanlar, farkında olsalar da olmasalar da, bunu kahir ekseriyetle Atatürk’e borçlu. Türkiye, doğrudur, Erdoğan önderliğinde bir reform yaşamıştır ve ekonomik ve sosyal pek çok kazancını kaybetmiş, laik hayat yerine İslamcı hayat tarzı merkeze yerleşmiş veya yerleştirilmiş, toplumsal birlik yerine toplumsal parçalanma esas hedef haline gelmiştir. Fakat bu reform Pakistan’ın, Afganistan’ın, İran’ın yaşadığı reformdur. Bunu da gayet ciddi ve sistematik bir şekilde yaşamıştır.

3.2. Kötülüğün Sıradanlığı

Özellikle son seçimle gördük ki Türkiye’deki bu ayrım tutmuş durumda. AKP’den kopanlar AKP ortağı MHP’ye gidiyor, az bir kısmı Akşener’e meylediyor, ama dahası olmuyor. Yani insanlar sahip oldukları kimliğe tutunuyor ve bırakmıyor. Bu kimlik nedeniyle aç kalmalarının önemi yok. Liranın değerinin, yanı sofralarının doluluğunun yerle yeksan olmasının önemi yok. Ben olmayı özgürlüğe de, ekmeğe de tercih ediyorlar. Ama bu benlik bireysel bir benlik değil, bir grup aidiyeti. Birisi çökerse hepsi çöküyor, bu nedenle her gün birbirlerine daha sıkı sıkıya sarılıyorlar. Eğer boşverdikleri bir an olursa o anda kendi ayıplarını kendi kendilerinin yüzüne vurmak zorunda kalacaklarını da biliyorlar. Arendt’in muhteşem tanımıyla kötülük bu insanlar için o kadar sıradan ki aslında farkında olarak kötülük yapmıyorlar. Onlar normal hayatlarına devam ediyorlar ve normal halleri kötü.

Hitler Almanya’sı için anlatılan şöyle hikayeler var: Tamam, parti ileri gelenlerini ve askerleri yargılamak kolaydı. Bunlar bir şeyler yapmıştı ve elde delil vardı. Fakat tüm bunlar olurken izleyen ve yapılanlardan mutluluk duyan milyonlarca Alman vardı ve esas sorun da buydu. Bu Almanlardan nasıl kurtulunacaktı?

İşte bizim sahip olduğumuz sorun da buna benzer zira her iki toplumu da kötülüğün “banal” sıradanlığıyla açıklayabiliyoruz sadece. Bugünkü Türkiye, “davası” olan ama davasının ne olduğu belli olmayan, kendini dahil ettiği kimliklerin aksine yaşayıp davranmasına rağmen kendini doğru yolda gören milyonların olduğu bir ülke. Şöyle garip bir ikilem içerisindeyiz: Müslümanlara yanlış yolda olduklarını göstermek için ateistler Kuran’dan alıntı yapıyorlar. Türk insanının ahlaksızlığı burada devreye giriyor: Kişi grup üzerinden tanımladığı bireyini ve aidiyetini reddetmemek için yanlışları doğru görmek ve göstermek zorunda kalıyor. Kendisine yanlışlar gösterildiği süre bunlara karşı çıkmak zorunda zira bu aidiyeti ve kimliği ortadan kalktığı zaman kaybı ekonomik veya politik değil psikolojik ve sosyolojik olacak. Erdoğan tüm bu hikaye içerisinde yalnızca bir simge, dahası değil. Nasıl ki ben Atatürk’ün yolundan gayet haklı sebeplerle çıkmam diyorum, Erdoğan’ın çevresindeki kitle de aynı sebeplerle çıkmıyor, çıkamıyor. Aramızdaki fark şu: Ben Atatürk’ü de sorguluyorum ve yolumu ona göre modifiye ediyorum. Onlarsa sorguladıkları zaman ya ömürlerinde hiç yapmadıkları bir şeyi yapıp grup aidiyetini kenara bırakmak, bu şekilde de birey olmak zorunda kalacakları için böyle riskli bir harekete girişemiyorlar.

3.3. Sistematik Dönüşümün Ortasında

Türkiye’nin dönüşümü bitti mi? Erdoğan’ın reformu tamamlandı mı? Bence hayır. Evet, eski ANAP’lıları, eski DYP’lileri, vaktinin “Demirkıratçılarını” İslamcı yapamasa bile bu diskuru günlük hayatın ortasına koydurabildi. Daha eskinin daha makul tedrisatından geçmişleri kendi yanına çekip etrafında tutabilen Erdoğan’ın “dindar ve kindar neslinden” neden korktuğumu ne kadar anlatmaya çalıştıysam da beceremedim. Bir de bu şekilde kendiniz düşünün.

Türkiye’nin dönüşümü bitmedi zira ülkede hala hatırı sayılır ekonomik ve “diplomatik” güç muhaliflerinin elinde, her ne kadar güçleri azalmış olsa ve yasa ve ahlak dışı uygulamalarla bunlar ellerinden alınabilir olsa da. Unutmayın, Ülker dahi varlıklarını ülke dışına çıkardı bu ülkede. Evet, “Anadolu kaplanları” çıkardı ama o kaplanlar bugün ya müteahhit, ya güçleri azaldı, ya da hala bir Koç’a kafa tutabilecek seviyede değiller. En büyük başarı öykülerinden olan Torku dahi olması gerekenin çok altında. Bundandır ki devletin elindeki her şeyi ya dışarıdan para sağlamak için, ya içeride bu kaplanları büyütmek için sattılar ama hala ve hala kendi burjuvazileri “aristokratlarla” yarışabilecek seviyeye çıkamadı ve çıkmaları da, en azından yarım yüzyıl boyunca, mümkün değil.

Bu, benim Türkiye’de bir muhalif kıyımının yapılacağına dair öngörümün iki temel sebebinin ikincisi – ki ilkini yukarıda anmış olsam da tekrar etmem gerektiğini düşünüyorum: Parti politikası devlet politikası olduğu zaman iç savaş kaçınılmaz olur.

Türkiye’nin dönüşümü yakın zamanda biter mi? Bence bu zor. Üstümüze çöken olanca karanlığa rağmen hala inatla aydınlığı savunanlarımız var ve az değiliz fakat senelerdir ısrarla tekrar ettiğim ve gördükçe üzüldüğüm üzere organize de değiliz. Türkiye’nin yüzü aydınlığa dönük insanları birbirlerini tanımıyorlar. Hepimiz kendi köşemizde, üstümüze çöken karanlık nedeniyle pısıp duruyoruz. Alegori yapmak gerekirse Sauron karşımızda ve gücü Shire’a kadar uzandı fakat bir Gandalf’ımız yok ve bu nedenle hepimiz tek başınayız. Dahası, yukarıda da andığım ve tekrar etmeyi bir daha gerekli gördüğüm üzere karşımızdakiler orklar gibi – ölümden ve kandan zevk alıyorlar, bizler gibi güneşten, ağaçtan ve sudan değil. Bizler imkanını bulduğumuzda sadece yaşayabilmek için kaçmakta beis görmezken onlar bizi kaçırmak için her şeyi yapıp sonra bizlere dönüp “vatan hainleri” demekten çekinmeyecek kadar zihinleri yıkanmış ve boşalmış kitleler.

3.4. Gençliğin İçler Acısı Durumu

Benim yaşım 32. Artık genç sayılmıyorum, kendimi genç de göremiyorum. Zannederim “hayatın en verimli çağları” başladı benim için ve bu ara ne ürettiysem üreteceğim. Yani bilgi toplama mevsimimden artık çıkıp hasat toplama yaşındayım. Zaten 20 sene daha kafam bu kadar belki çalışacak, belki çalışmayacak. 50’den sonra da yeni şeyler öğrenmek hepten zorlaşacak ve ben eski kuşak olmaya başlayacağım.

Ben, bence, son şanslı nesildenim. ODTÜ’de okurken okulu 150 seneye uzatmış bir abimiz tek dersi için okula gelmişti. Bizler bilgisayar başında otururken “lan oğlum siz ne biçimsiniz? Bizim zamanımızda birisi bağlamasını alırdı, kapardık kantinden çayları, oturur şarkı türkü söylerdik bahçede. Kalkın lan, bahçeye iniyoruz” demişti bir bahar akşamı. Sonrasında her günümüz bahçede geçmedi, tıpkı öncesinde de geçmediği gibi. Fakat benim neslim bahçe ve oda arasında gidip gelebilen son nesil oldu gibime geliyor – yani anlamsız komün yerine anlamlı komün ve dibine kadar bireycilik arasındaki köprü bizler olmak zorunda kalacağız.

Bir ülkenin ihtiyaç duyduğu kafası çalışan kişi sayısı nüfusunun yaklaşık binde biri kadardır. Bu benim şahsi gözlemim/tahminim olan afaki sayıyı doğru kabul edersek, gerek ve yeter ilerletici kişi sayısı bizde yaklaşık 80.000 etmekte ve olanca gerilemeye ve çöküşe rağmen Türkiye’nin bugün dahi 80.000 kişi çıkarabileceğine inanıyorum. Bu binde bir hesabı en geneli yansıtırken A takımı için yaklaşık yüz binde bire, yani toplamda 800 kişiye ihtiyacımız var ve eminim ki sadece benim neslimden 800 kişiyi bulabiliriz. Peki benden sonraki nesilde bu 800 ve 80.000 kişi çıkar mı?

Türk eğitim sistemi felaket ve günbegün daha da kötüye gidiyor. Cumhuriyet onlarca sene, doğrudur, Almanya seviyesinde eğitim vermemiştir, ama sadece cumhuriyet döneminin standart okullarında aldığı eğitimle çocuklarımız bir şeyler yapabilmiştir. Burada geçmişin çok üstün olduğunu değiş bugünün (ve bu gidişle yarının) ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalıştığımı anladığınızı sanıyorum. Şöyle bir örnek verirsem zannederim kolay anlaşılabilirim: Cumhuriyet ikinci dereceden denklemler gibi basit bir konuyu tartışan nesiller yaratmaya çalışmışken AKP sayesinde meleklerin kaç kanatlı olduğunu tartışacak kadar boş bir nesil üretiyoruz.

Bunun tek sorumlusu AKP değil. Dünya değişiyor, dünya gençliği değişiyor. İnternette postuna layk arayan gençlik sadece bize özgü değil. Dedesi ve babası kentin varoşlarında yaşamış bugünün İslamcı gençliği de, benim gibi ailesi zihnen gelişmiş ama madden CHP’li fönlü teyze seviyesine çıkamamış arada kalmışların çocukları da, CHP’li fönlü teyzelerin çocukları da aslında aynı şeyleri yapıyorlar. Birisi elindeki biraya layk istiyor, diğeri ağzındaki nargileye. Hepsi 140 karakterlik karakterlere sahip, hepsi ezberledikleri kalıp cümlelerle fikir sahibi olduğunu sanıyor. Birisi “o vatan haini, bu terörik” diyor, diğeri “%50 düşünsün, hülooğ” diyor.

Fakat bizim sorunumuz şu: Biz o 80.000 çocuğu da, 800 çocuğu da üretebilecek durumda değiliz şu anda. Üretebildiğimiz çocuklar da ülkeden kaçmaktan başka bir derde sahip değil. Son görece düzgün nesiller olan bizler de yaşlanmaya başladığımız anda ülkenin ne kadar işe yarar beyne sahip olacağı belli değil ve bu beni korkutan esas konuların başında geliyor. Bundandır biraz da eğitim eğitim eğitim demem.

Excursus: Erdoğan

Erdoğan işlerin buraya uzanacağını bilebilir miydi? Sanmıyorum. Kendisinin cehlinden haberdarız. Türkçesi bu kadar bozuk bir kişinin, bence, aldığı lise eğitimi dahi sorgulanmalı zira yetmişlerde verilen eğitim gayet iyiydi (hele ki) seksen sonrasına kıyasla. Bugünün gençleri nasıl noktalama işareti bilmez, dil bilgisi bilmez, kelime haznesi yoktur, Erdoğan’ın da farkı yok. Benim lise mezunu annem babam kendisinden çok daha kültürlü, çok daha iyi Türkçe biliyor ve kendilerini ifade edebiliyorken “üniversite mezunu” Erdoğan’ın bu kadar Türkçe eksikliğini cehaletten ve şüpheli lise diplomasından başka bir şeyle açıklayamıyorum.

Bunu şu yüzden anlattım: Erdoğan fen bilimlerinden bihaber olduğu kadar sosyal bilimlerden de bihaber bir isim. Kendisine kalsa hemşirelikten taksiciliğe her şeyin en iyisini kendisi bilse de konu “bilmek” olduğu zaman sınıfta kalıyor her zaman.

Erdoğan’ın iyi niyetli olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Ben, 2007 yılında “Türkiye’nin ilk Müslüman cumhurbaşkanını seçiyoruz” dedikleri gün “bu ülkenin geleceği çok karanlık” dedim daha 21 yaşındayken. 2012’de “kuvvetler ayrılığı önümüze engel oluyor” dediğinde Second Turkish Revolution (ikinci Türk devrimi) başlıklı bir ufak yazı kaleme aldım. O yazının sonu şu şekilde:

The Arab Spring has overthrown dictators, but it seems that the Middle East must have a new dictator in the region, especially after the fall of Assad. Erdogan, with all his ambition and anti-democratic leanings, seems he wishes to make his power legal and accepted worldwide.

(Özetle Arap Baharı diktatörlerin düşüşünü gördü. Orta Doğu yeni bir diktatöre sahip olacak ve Erdoğan bu role oynuyor.)

Bu ne bir anda oldu, ne güce sahip olduktan ve güçle sarhoş olduktan sonra. Erdoğan, Cumhuriyetin yok etmek zorunda olduğu zihniyetin berrak bir örneği olarak var oldu hep karşımızda. Niyeti, evet, bugün yaptığı şeylerdi, ama yaptıklarının sonuçlarının ülkenin yıkımı olacağını bilemedi hiç zira donanımı bu kadarını görmesine engeldi. Bir zaman “tamam Fethullahçılar şerefsizdi de en azından akılları çalışıyordu. Şimdi Fethullahçıları etrafından uzaklaştıran Erdoğan’ın çevresinde kafası çalışan bir kişi bile kalmadı” demiştim. O hesap, olanca cehaletine rağmen sahip olduğu politik güçten nemalanmak için etrafına üşüşenlerin akıllıları, azıcık da olsa yavaşlatabilirdi kendisini. Özellikle annesinin ölümünden sonra hepten kopan Erdoğan bu insanları da çevresinden uzaklaştırınca beyinsiz taifenin de aslında kim olduğunu anlayabileceği hareketleri açıktan, korkusuzca ve fütursuzca yapabilir oldu. Dikkat buyurunuz, “liboş” taifesinin kendilerine “milat” seçtikleri sene ekseriyetle 2013 olur – ki 2013 olmasının sebebi de Gezi filan değildir. Ne kadar acı, değil mi? Ben 21 yaşında bir üniversite öğrencisi olarak neler düşünüyorum, 2011’den beri bulabildiğim her ortamda neler yazıyorum, “aklı çok çalışan” beyinsiz ve/ya şerefsizler benim gençken anladıklarımı ne kadar seneler sonra ne kadar zorlukla anlıyorlar.

Ülkemin münevveri buysa vah ki vah benim ülkeme…

4. Yarınki Türkiye

4.1. Fırat Kalkanı, Menbiç Operasyonu

Bir zaman önce Fırat Kalkanı operasyonu hakkında iki yazı karalamıştım (buradan ve buradan görebilirsiniz). İlk yazıdan bir paragrafı kopyalıyorum:

Sahi, amacımız tam olarak ne? Kürt devletine mi karşıyız, Kürtlerin denize ulaşmasına mı? Eğer denize ulaşmalarına karşıysak Afrin denilen yerin pek de önemi yok zira denizle arasında Hatay ve Lazkiye var – ki ne Türkiye, ne Suriye buraları bırakası değil. Yok Kürt devletine karşıysak nedir bu “Fırat’ın doğusu-batısı” muhabbeti? Afrin’deki tehdit de Rakka’daki neden tehdit değil?

Bunun cevabını ikinci yazıda dolaylı olarak vermiştim, onu burada doğrudan vermek istiyorum. İnternette gezinen BOP haritasında Kürdistan’ın sınırı Fırat Nehri olarak görünüyor. Fırat’ın doğusu Kürdistan, batısı ise Suriye toprağı. Türkiye sürekli “Fırat’ın doğusuna geçin” diyerek, bence, Amerika’ya “seninle yaptığımız anlaşma bu şekilde değildi. Anlaşmana sadık ol” mesajı verdi. Bunu sözle sağlayamadığındaysa önce Afrin’e girdi, sonra diplomasiyle Menbiç’e.

Şimdi sorumuz şu: Türkiye Kuzey Suriye’de ne kadar süre duracak? Eğer derdinde samimiyse uzun süre durmak zorunda, bu da işgalcilik demek. Çekilmesi ise iki farklı şekilde okunabilir: Ya Esat gidecek ve gelen kim olursa olsun O’nunla iyi ilişkiler kurmak için böyle bir “jest” yapacak, ya da çekilecek ve BOP’un ilk sınırlarından projenin devam etmesine yardımcı olmuş olacak “Amerika’ya rağmen”. Kürtler bu projeyi bilmiyor muydu da Afrin’i de aldı, Akdeniz’e de uzanmak istedi diye de sorabilirsiniz, Türkiye ve Suriye’nin Hatay ve Lazkiye’yi bırakmayacağı belliyken dertleri neydi diye de sorabilirsiniz, Rakka’ya operasyon olursa bunu nasıl okumalıyız diye de sorabilirsiniz… Sorular çok, yanıtlarsa bu metnin dışında olduğu için bu konuyu burada son iki notla kesiyorum:

Başkanlık geçti, sıra eyaletlerde. Bu adım atılacak mı, atılırsa ne zaman atılacak? Bu konuda yazının esas sınırının dışına çıkıp üç komple teorisi sunayım, bunların biri gerçekleşirse dediydi dersiniz:

  • CHP ve aracılığıyla solun üzerinden geçilir, bunu müteakiben çok parçalı bir eyalet yapısı kurulur. Bu arada baağzı şeyler olur, şu haritadaki sınırlar veya az modifiye hali bizde de çizilir. Sonuçta Erdoğanistan ve Kürdistan olur, bu masal da bu şekilde “mutlu” sona ulaşır.
  • İki ila dört parçalı bir eyalet yapılanması olur, hala Erdoğancılaştıramadığımız ama vergi yükünün ekserisini çeken kitle kendince bir toprak sahibi olur. Artık oradakiler daha ne ek vergiler görür bilinmez. Bu durumda “temizlik” daha geç olur, belki hiç olmaz.
  • MHP’ye elini verdiği için şimdilik kolunu bir parça kaptırmış gibi görünen Erdoğan elini de kolunu da geri alana kadar eyalet filan olmaz. Sonra duruma göre ya “üç parçalı” eyalet olur ve kıyım olmaz (ki belki de kıyımın olmaması için tek geçerli senaryo bu), ya iki parçalı eyalet olur ve andığım sınırın benzeri yine de çizilir, ya da hiç eyalet olmaz ve yine bir kıyım olur. İlla bir kıyımdan konuşuyor olmam ne acı. Umarım ben yanlış çıkarım ve yanlış çıktığım için bu kadar sevineceğim başka bir şey yok.

4.2. Suriyeliler

Bizim sahip olduğumuz tonla beyinsiz, ülkeye oluk oluk Suriyeli kayıtsız kuyutsuz akmaya başladığında “ama onlara da yazık”, “ama savaş var”, “ama siz insanlığınızı kaybetmişsiniz” ile başlayıp, nasıl olduğunu hala anlamadığım vatan haini ve teröriste uzanan sözler söylüyorlardı “ama bu iş iş değil” diyen bizlere. Unutamıyorum, Eminönü’nde otobüs beklerken bir gün, kavga çıkmıştı durakta. CHP fönlü teyzesinin antitezi olan AKP bacısı nasıl bağırdı, nasıl bağırdı “siz Erdoğan’ı da sevmiyorsunuz, bu insanlara da ondan karşısınız, siz zaten hayvandan da aşağısınız, Yahudiler bile sizden iyi” diye. O gün ben ağzımı açmadım. Gereği yoktu çünkü. Nasıl fönlü teyze maldır, bu bacı da mal.

2016 başında, nerede paylaştığımı hatırlamadığım bir yazı yazdım. Dedim ki Türkiye’nin bugünden tezi yok ivedilikçe çözmesi gereken beş sorun var. Bunların birisi Suriyelilerdi. Orada basitçe şunu dedim: Dili farklı, kültürü aynı Kürtler ile Türkler arasında bile sorun olabiliyorken dili ve kültürü farklı Arap ile Türk (ve ilk metinde eklemediysem de Kürt) arasında hayde hayde sorun olacak.

Bu insanlar savaştan kaçıyorlar ve ben bunu anlıyorum. Fakat geri gönderilmeyeceği daha ilk günden belli bu insanların topluma entegre edilmesi için sıfır çaba sarf edilirken, bu insanların belki ellide biri, belki yüz ellide biri topluma adapte olmaya çalışırken, belki iki yüzde biri dil öğrenmeye çalışırken… ben bu insanların savaştan kaçmış olup olmamasını umursamam. Umursayamam zira resmi rakamlara göre %5’e yaklaşan, gayrıresmi rakamlarla %5’i aşan sayıda dili ve kültürü farklı, entegre olma çabası bulunmayan insan demek olsun olsun 10 sene içinde bu insanların gettolaşması, 20 sene içinde de toplumun başına Türkiye’nin hiç görmediği ve yaşamadığı bir belanın sarılması demek.

Bu 10 senenin yaklaşık beşi gitti. Sağda solda Suriyelilerle kavga haberlerini okuyor, duyuyoruz ve bunlar, gidişat bu şekilde olursa, artacak. Allah muhafaza, Afrin’de bulunan, Menbiç’e girecek çocuklarımıza ağır bir saldırı olduğunu, 20-25 çocuğumuzu kaybettiğimizi düşünün, sonra kendiniz cevap verin: Bu olayın olduğu gün mü Türkiye’de bir Suriyeli kıyımı yaşanır, ertesi gün mü?

Böylesi bir kıyımın yaşanması için askerlerimize bir şey olması da zorunlu değil. Bu insanlar üremeye devam ediyorlar ve yeni nesiller geliyor. Erdoğan’ın yeni gelen seçmenleri korkutmak ve safına çekmek için söylediği sözü hatırlayın: Siz bilmezsiniz, tüp kuyruğu vardı, kızlar da başörtüsüyle üniversiteye giremiyordu. AKP’li anne-babaların çocuklarına verdiği şeyin aynısını Suriyeliler de çocuklarına verecek: Savaştan kaçtık buraya sığındık, bize insan gibi davranmadılar. Sonra bu çocuklar bu “dindar ve kindar” şekilde büyüyecek, sonra dil bile bilmediklerinden ne okula gidecek, ne sosyal hayata karışacaklar.

Bu çocukların öncülleri bugün sokaklarda yerlerini almış durumdalar ve öncül hareketleri sergiliyorlar. Muhalif olmaya da, Arap karşıtı olmaya da gerek yok; AKP’liler dahi Suriyeli mevzundan illallah etmeye başlamış durumda. Suriyeliler şuraya saldırdı, şurada Suriyelilere saldırıldı haberlerini tek tük görüyoruz ve ben çoğu mevzunun haberleştirilmediğini, toplumun tümünde bir Suriyeli karşıtlığı olduğunu ve en fazla bir iki sene içerisinde çok daha fazla haber okuyacağımızı düşünüyorum. Tabi bir iki sene nasıl geçecek, onu da tahmin edebilirsiniz.

Sonrası? Sizin hayal gücünüze kalmış. AKP’nin ülkeyi mahvetmek için ektiği ve gittikçe artan şekilde de olsa hala pek az ve pek kısık sesle konuşulan derdin büyüklüğüne bakar mısınız?

4.3. Kıyım

Türkiye bir kıyımın eşiğinde. Seçim akşamı sokaklarda silah sıkanlara bir bakın. Bu normal bir durum değil, bu hayra alamet değil – ki bu silahını gösterenler sadece işin başlangıcı. İnternette “sıra size de gelecek, sizi de öldüreceğiz” diye yazan tonla AKP’liye bakın – bunu “güçten düşerseniz yargılanacaksınız” sözüne karşılık söylediklerini hatırlayın. Hukukun ne demek olduğunu bir düşünün, Vargas’ın “dostlarım için her şey, düşmanlarım için kanunlar” sözünü de es geçmeyin. En geç yaz sonunda iliklerimize kadar hissedeceğimiz ekonomik krizi, bu krizde Erdoğan’ın klasik “bunlar faiz lobisi, bunlar dış mihrakların piyonları, bunlar elitist” ve türevi sözlerinin artık yetmeyeceğini zira normal zamanlarda bunları duymaya alışkın insanlara anormal zamanda normal zamanın çözümlerinin işlemeyeceğini de katın bunlara. Ne yapacak Erdoğan?

Bana, birilerini seçmeninin önüne atmak zorunda kalacakmış gibi geliyor zira geçmiş deneyimlerimiz ve halihazırdaki durum başka bir alternatifi olası kılmıyor – tabi memleketi parsel parsel değil tümden satmaya karar vermezse4. Hangisinin daha kötü olduğunu kestiremiyorum – hepten satılmış bir ülke mi, kıyım mı? Ben oyumu kıyımdan yana kullanıyorum zira, yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere, bu kıyımdan kaçışımız yok gibi geliyor bana. Bu kıyım ne kadar erken olursa acısı o kadar “az” olur en azından – sanki az olması mümkünmüşçesine.

Peki, bu korkum gerçekleşmek zorunda mı? Cevabı aslında hayır, fakat Erdoğan’ın kişiliği de, etrafında yarattığı miti de buna izin vermez. Erdoğan tek adam olma derdinde olan biriydi ve oldu. Her şeyin en iyisini bildiğini zannettirecek cehaleti nedeniyle danışmak gibi düşünen bir zihnin eylemini gerçekleştirebilir değil. Bunun doğal sonucu olarak da ülkenin gittiği yeri görmekten aciz ve etrafında görebilen kimse var olsa bile cukkasına baktığı ve ortalığın kızıştığı anda kaçmaya hazırlandığı için umursamadan ateşe odun attığına inanıyorum. Bu inancım sadece Erdoğan’ın çevresindekiler için değil, en geç 2015’ten beri (ki bence 2011’den beri) mecliste oturmakta beis görmeyen tüm “millet” vekilleri için geçerli. Buyrun, Haziran 2016’da paylaştığım yazıya bakın. Sizce haksız mıyım?

Çok uzun olan bu yazının ana mesajını bir daha ısrarla tekrar etmek istiyorum zira siz ne kadar gözünüzü kaparsanız kapayın, “biz X ülkesi değiliz, bizde o olmaz”, “biz birbirimize söveriz ama kıymayız” gibi beylik cümleler kurup ortadaki gerçeği gözardı edin, bağıra çağıra yaklaşan bir kıyım var Türkiye’de. Hadi her şeyi boşverelim, 6-7 Eylül olaylarını yapan kimdi, yetmişlerde birbirini kim öldürdü? Bunu durdurmaya muktedir tek kişi bu ateşi körükleyen kişi olduğundan nefsi müdafa için gerekli önlemlerinizi alın. Unutmayın, OHAL’deyiz ve sokakta silahlar sıkılarak seçim zaferi kutlandı bu ülkede. Halk Özel Harekat diye bir şey kuruldu, çok göze battığı için “kendi kendini feshetti”. Gel gelelim ne ellerindeki silahları yok oldu o “özel harekatçıların”, ne de içlerinde sizlere/bizlere duydukları kinleri. Bizi yakmakta beis görmeyen bu insanların kendilerini de yakacaklarını anlatmaya ne kadar çalışırsak çalışalım bunu anlama ihtimalleri yok zira benliklerini sattıkları aidiyet onlara öldürmeyi emreder hale gelmek zorunda gidişat değişmezse.

Kısacık bir de not düşeyim: CHP = PKK deniyor hükümet çevrelerince bu ara. Korkun.

Son olarak da bir soru sorayım: Doğan Medya neden satın alındı? Bir seçimlik seçim yatırımı olarak mı yoksa gelmekte olan olaylar nedeniyle mi?

4.4. Değişim?

Nasıl bir mucizeyle bu durum değişebilir peki?

Erdoğan “bunlar bölücü, vatan haini, dış mihrak piyonu, darbeci, terörist, anası belli babası yüzelli” söylemlerini bıçakla keser gibi bırakmadan ve tersine kucaklayıcı söylemlerde bulunmadan hiçbir şeyin değişmesini beklemeyin. Seçim zaferini kutladığı şu günlerde elindeki ekonomi bombasını da derin derin düşündüğüne eminim. Şu anda iki ihtimali var: Ya mitini yıkacak, kimliğini değiştirecek ve kendi siyasi “bekasını” ateşe atacak, ya da olduğu gibi devam edecek ve yukarıda söylediğim şey olacak. Umudum Erdoğan’ın ülkeyi kendisine tercih etmesi olurdu ya, kendisini o kadar iyi tanıyorum ki dünyayı dahi yakabilir kendisine dokundurtmamak için. Amma ki mucizelerden bahsediyorum o ki, bu ilk ve en acil mucize olarak kaydedilmiş olsun.

İkinci olarak ülkenin içinde bulunduğu ahvali kabul edip ona göre önlemler almak zorundayız. Elimizde para yok, para üretecek bir şeyimiz de yok. Bu yüzden elimizdeki üç beş kuruşu tarıma destek olarak harcamak zorunda gibiyiz kısa vadede zira patates, soğan ve domates gibi hemen hepimizin her gün tükettiği besinlerin bile en dar günümüzde dahi görmediğimiz fiyatlara satıldığı bir ülkede ekonomik kriz (daha “afili” adıyla beklediğimiz stagflasyon [hem enflasyonun, yani fiyatların artması, ekonominin büyümemesi ve işsizliğin bir arada olduğu, ekonomide en istenmeyen senaryoların ikincisi], daha da korkuncu stumflasyon [ekonomi küçülürken enflasyonun artması, ekonomide olabilecek en kötü senaryo]) lafta değil gerçek anlamda açlık demek ve birbirinden nefret eden bir toplumda açlık insanların birbirini “yemesinden” başka bir anlama gelmemekte. Doksanların ikinci yarısında ekonomimizi tarımdan sanayiye ve hizmet sektörüne kaydırmak için başlatılan değişimlerin AKP iktidarı döneminde paranın inşaata gömülmesi olarak devam etmesi nedeniyle artık ne tarımımız, ne de sanayi ve hizmet sektörümüz var. Sanayi de, hizmet de bir anda kurulabilir değilken atıl durumdaki tarlalarımızı, bağlarımızı, bahçelerimizi tekrar yeşertmek en azından günü kurtarmamıza yarayacaktır.

Üçüncüsü, Kuan-Yew’in yaptığı gibi popülist değil gelişmeci ve refah hedefleyen ekonomik yapıya geçmek zorundayız. Ona ikramiye, buna peşkeş, öbürüne havadan yardım, vekile trilyonluk araç kirası, bakanlığa trilyonluk bina kirası derken devlet topladığı milyarlarca dolar vergiyi öyle harcıyor ki baba parası yiyen zibidiler dahi şu anki devletten daha az zarar verirler bütçeye. Son on beş senede çıkara çıkara Cengiz, Limak ve Kolin’i çıkarmış bir ülkeyiz ve acilen bilişime ve mühendisliğe yatırım yapmamız gerekli. ODTÜ’yle sürekli kavgalı bir iktidarın ve iktidarın baş adamının böylesi bir harekete girişmeyeceği zaten belli olsa da, tekrar ediyorum, mucizelerden bahsediyoruz.

Ekonomisi düzelmeye başlayan bu ülkede tek adamlık yetkilerini bırakıp iktidarı ehil birilerine bırakmak, bu arada da “biz başarısız olduk. Amacımız başkaydı ama sadece yakıp yıktık” demek ve kimlik verdikleri insanların kimliklerini parçalamak zorunda Erdoğan. Daha önce de demiştim, bana kalsa şu başkanlık seçimlerinde sadece Abdüllatif Şener’e oy vermeyi isterdim her ne kadar kimi çekincelerim yine bulunsa da – diğerlerine kıyasla çok daha az bir şekilde. Bu illa solcu birisi gelsin demek değil. Bu, basitçe, vatanperver birileri gelsin demek.

Dikkat etmenizi istediğim tek bir nokta var burada ve çok gerekliyse yalvararak da tekrar edebilirim: Ne olur ülkenin içinde bulunduğu hali adam gibi okumaya çalışın. Günlerimi harcayıp bu koca yazıyı bu yüzden yazdım ben. Ne olduğunu görün, ne olduğuna göre ne olabileceğini görün. Sonra stratejinizi kurun. Az yukarıda eyaletlerle ilgili üç ihtimalimiz var demiştim. Aklınıza yattıysa andığım üçlü yapı, sizce gerçekleşmesi olası olan hangi senaryoysa ona göre önlem alın, strateji geliştirin. Ben size geçmişle bugünün analizini sundum. Siz buna göre kendi ideolojinizi bu analizle birleştirip ülkenin içinde olduğu hale bakıp kendi yolunuzu çizmelisiniz. Yalan yok, bıktım sizin “birisi gelsin bizi kurtarsın” tavırlarınızdan. Atatürk zembille inmedi. Atatürk’ün etrafında analizini yapıp stratejisini belirlemiş insanlar vardı. Siz böyle olduktan sonra Atatürk gelse dahi bu ülkeden de, bu toplumdan da bir halt olmaz. Uyanın, düzelin. Yalvarıyorum.

4.5. Yerel Seçime Doğru

Bir seçim yaptık herkes kazandı, Türkiye kaybetti. Hal buyken elimizden kısa vadede gelecek bir şey olur mu?

Ben çok kere dillendirdim: Bu ülkede seçimlere filan inanmam. Burada kastım kimselerin oy çaldığı, böyle başkan olduğu filan değil. Kastım, Erdoğan’ın seçimleri önemsemeyecek pozisyona çoktan geçtiği. En başta alıntılamıştım, erken seçim açıklandığında yazdığım ilk yazıda direkt “Erdoğan’ın kaybetmesi durumunda ailesi ve kendisinin canını güvenceye almadığı sürece koltuğu bırakmayacağı ve ülkeyi ateşe atacağı bir ihtimal olarak önümüzde” demiştim. Biz burada bir günde gelmedik, bu durumda bir günde değişmeyecek. Erdoğan’ı da hırpalamadan ama tırpanlayıp O’nu indirme yolları aramak zorundayız. Hırpalanmamış Erdoğan’ın bir ilüzyona kapılacağına inanıyorum.

Erdoğan hep belediyelerden bahsetti aslında. Son seçimde dediklerine bakın: Park, bahçe, “kekhane”. Öncekileri anımsayın: Yol, köprü, viyadük. “Bilmem nerede bilmem kaç eser” toplu açılışları yapıldı, taksi durakları filan içeriğinde oldu bu memlekete kazandırılan eserlerin. Ama bilmem ne fabrikası, bilmem ne ağır sanayi hamlesi, bilmem ne firmalarına destek filan görmedik. Göremezdik çünkü Erdoğan’ın ufku bu kadar. Haliç’i temizlemiştir İstanbul’da, güzel bir iş etmiştir misal. Ama bu kadar. Depremi ağzının içinde olan İstanbul’da toplanma alanlarına AVM’ler ve siteler dikmek, altyapıyı güçlendirmemek, şehrin iki giriş çıkışını sağlamlaştırmamak, kentsel dönüşümü yapamayıp insanları yıkılacak binalara hala mahkum etmek, deprem sonrası için hala elle tutulur bir hareket planına sahip olmamak ve dahası düşünülünce ben, yalan yok, Haliç’in yine bok kokmasını ama en azından depremden sonra insanların yaşayabilmesini tercih ederdim.

Demeye çalıştığım, Erdoğan küçük bir insan aslında. Dış politikadır, makroekonomidir. Kafası almaz bunları kolay kolay. Belediye de aslında büyük bir iştir ya, Erdoğan’ın sınırları ona yetmiştir ve ondan saçma sapan isimlerle de olsa belediyelere önem vermiştir hep. Buyrun, şimdi size fırsat: Alın yerel seçimleri. Eğer “zaten hep oy çalıyorlar, ondan kazanıyorlar” diyenlerdenseniz size söyleyecek sözüm yok. Türkiye’de seçimler üzerindeki şaibe seçim sonrasından çok öncesindedir, bunu hatırlayın. Öğrenin yaşadığınız yeri, öğrenin stratejik oy kullanmanın ne demek olduğunu. Anlatıyorum o kadar ama dinleyenim az: Demokrasi kimi istiyorsun sorusuna cevap verir, Türkiye demokrasisi kimi istemiyorsun sorusuna. 2009’da Ankara’daydım ben. Gökçek, Karayalçın ve Yavaş’ın girdiği seçimde Gökçek olmasın diye Yavaş’a verdim oyumu. Sonuçta da Karayalçın’ın 200.000 oy önünde Gökçek aldı başkanlığı, Yavaş da Karayalçın’ın 100.000 oy arkasında kaldı. “Üç hilale vermem ben oyumu” diyenler yüzünden kaldık Gökçek’e. Karayalçın olmazdı, biliyorduk bunu. 23 yaşındaki benin anladığını anlamayan yüz binler yüzünden dünyaca ünlü Melih Gökçek sırıtışına mahkum kaldık. 2014’te Yavaş’ın 24.000 oyla önünde kapattı Gökçek – ki hala şaibeli bir sonuç olduğunu da, “altı oka basmam ben” diyen 250.000 MHP’linin saçmalığını da unutmayın bu seçimlerde.

Gidin, verin en iyi ikinciye. Burada kastım CHP adayını gömün de değil, gidin MHP’ye verin de değil, bir şey de değil. Mansur Yavaş sadece şahsi örneğim. Yine 2014’te yerel seçimlerde, İstanbul’da “Allah belasını versin böyle işin” diyerek Sarıgül’e verilen 3.5 milyon oyu hatırlayın.

Bakınız Türkiye’de çok ağır bir hegemonya var ve bu hegemonyayı bir günde kırmak mümkün değil. Bugünden yerel seçimlere dek geçecek sürecin çok sancılı olacağını unutmayın. O yerel seçimler olası bir kansız geçişin ilk (ve tek) adımı da olabilir, kanlı bir geçişin başlangıcı da. İki ihtimal de olanaksız değil. Fakat, tekrar ediyorum, elimizdeki en iyi ihtimal bu şu anda ve iyi bir ihtimal olmasının sebebi şu: Güç her zaman logaritmik artar. Güç mutlak hale geldi mi lineer olarak düşer, psikolojik eşik aşıldığında/kırıldığında logaritmik olarak düşer. Lineer düşüşü başlattığınız/başlattığımız anda gücün logaritmik azalışını izleme ihtimalimiz olur. Fakat İstanbul’da yine AKP alırsa, Ankara’da yine AKP alırsa 2030’lara Türkiye’nin nasıl mahvolmuş bir şekilde gireceğini hep beraber göreceğiz eğer akılsızlığa devam edersek.

Bir de komple teorisi ekleyeyim: Yerel seçimler de öne alınır mı? Ekonominin durumunu düşünürsek alınması gerekli, eğer temizlik hemen yapılmaya başlanacaksa gerekli değil. Bu yaz erken seçimden bahseden birilerini görürseniz öne alınacağından emin olabilirsiniz sanırım.

4.6. Esaslı Değişim?

Doğruyu söylemek için doğruyu bilmek, doğruyu bilmek için de doğruyu görebilmek gerekir. Bunu unutmayalım.

Bugün Türkiye’de halinden ve/ya gidişattan ve/ya gelecekten ve/ya olanlardan rahatsız olan kaç kişi var bilmiyoruz. Meydanlarda evladını kaybetmiş anayı yuhalayacak kadar aşağılık hale gelmiş insanların var olduğunu biliyorsak da tüm AKP seçmenini yuhlayacak kadar aşağılık göremeyiz5. Arada buna uzak olmasına, ve hatta karşı olmasına rağmen “gruptan kopamayan” kimselerin var olduğunu kabul etmek zorundayız. Bunu bir cebimize koyalım.

Biz kaç kişiyiz bilmiyoruz. Derdimiz tam olarak ne bundan da haberdar değiliz. İnterneti sarmış olan bilinçsiz ve gerzek onda dokuz buçukluk güruhun zırvalamalarını kenara koyduğumuzda belli birkaç konudan bahsedebiliyoruz. Bu konuların genel kitle için önem sıralamasını da, stratejik olarak hangi konuların başta gelmesi gerektiğini de bilmiyoruz. Bunu diğer cebimize koyalım.

Biz kimiz aslında onu da bilmiyoruz. CHP’li fönlü teyzelerin çocukları kaçımızı oluşturuyor, benim gibi kültürel olarak gelişmiş ama madden gelişememiş ailelerin çocukları kaçımızı oluşturuyor, kültürel ve ekonomik olarak alt sınıfta olanlarımız kaçımızı oluşturuyor bilmiyoruz. Bunu elimize alıp cebimizdekileri ekleyecek şekilde ilerleyelim.

Bizim birbirimizi tanımamız gerekiyor. Bugün siyasi konularda fikirlerini almakta sakınca görmediklerimin birisi sekiz çocuklu ve babaları yakın zamana kadar inşaat işçiliği yapan bir Kürt, bir diğeri imam hatip tedrisatından geçmiş bir mühendis, başka bir tanesi CHP’li fönlü teyzenin yatırımcı çocuğu. Bense solcu fakat fakir bir ailenin çocuğuyum. Yani ekonomik olarak ailelerimizin arasında koca farklılıklar vardı, bizim aramızda da ekonomik anlamda farklılıklar var fakat kültürel olarak dengiz birbirimize. Fikirlerine genel olarak çok önem verdiğim bir kişi CNC ustası ve lise mezunu, bir diğeri bir mimar ve üniversite mezunu.

Birbirimizi tanımadığımız sürece, birbirimizi bilmediğimiz sürece, birbirimizin neler yapabilip neler yapamadığını kestiremediğimiz sürece ne olduğumuz ve ne olabileceğimiz hiçbir şekilde önemli olmayacak ve hepimiz kendi köşemizde sıranın bize gelmesini bekleyeceğiz6.

Birbirimizi nasıl tanırız? Bu sorunun cevabı ne yazık ki bende yok ve örgütçülükten anlayan birilerine ihtiyacımız var (örgütçülük derken PKK gibi bir şeyden bahsetmediğimi anladığınızı sanıyorum). Birbirimizi bilerek ve birbirimizi tanıyarak, birbirimizin dertlerinden haberdar olarak sorunların neler olduğunu tam olarak bilebilir, bunları doğru bir şekilde sıraya sokup ona göre sorunlarımıza çözüm arayabiliriz. Yoksa bu türlü hepimiz ülkeden kaçmak için yer arayacağız (ki ülkede olmadığım için bana kızmayın, benim durumum çok farklı. Keşke “aman ben beğenmiyorum ülkeyi, gidiyorum” deyip çıkmış olsaydım. Şu anki halime bin kere tercih ederdim), ne içeride ne dışarıda düzgün mücadele edebileceğiz. Belki birileri kurtulacak, şanslı veya istekliyse birkaç kişinin kurtuluşuna vesile olacak, sonundaysa kurtulanlar da dahil hepimiz kaybedenler olacağız.

Örgütlenme ve sorunları doğru bir şekilde sıralama ve ona göre strateji geliştirme demek basitçe bir güç sahibi olmak demek. Gücün tanımını Dahl 1957 yılında tertemiz bir şekilde yapmış: A’nın, B’nin normalde/kendi haline bırakıldığında yapmayacağı şeyi B’ye yaptırabilmesi7. Bugün bizim hiçbir şey yaptıramamamızın sebebi gücümüzün olmaması, gücümüzün olmaması örgütsüzlüğümüz, örgütsüzlüğümüzün bedeli de herkesin ayrı telden çalması ve en basit ve para etmez hedefimize dahi ulaşamamamız.

Hadi örgütlendik, güçlendik, masaya biz de oturduk. O zaman ne olacak? Bunun beklediğiniz ve verdiğiniz cevaplarının yanına gözardı edilmeye müsait olan bir tanesini eklemek istiyorum: “Karşınızda” görünen ama aslında yanınızda olabilecek insanları etrafınızda görmeye başlayacaksınız. Akşener’e sempati duyan biri filan değilim ama şu sözünü çok önemsiyorum: İlkeler üzerinden siyaset. Eğer ilke sahibi olursak ve bir araya ilkeler için gelirsek karşımızda görünen insanlar da yanımızda olmak zorunda olacak zira ilkelere kimlik işlemez, ilkelere her kimlik sığınabilir. En softa kişilerin çocuklarının Meriçler gibi Instagram’da layk peşinde koştuğu bir dünyada ilkelerdir Instagram, kimlikler değil.

Türkiye’nin her şeyin kalbinde, her şeyin merkezinde duran sorunu işte budur ve Türkiye’nin KANSIZ ve en iyiye doğru çözümünü sağlayacak olan şey de bundan başka bir şey değildir: İlkeler, doğru ilkeler, doğru ilkelerden taviz vermemek. Sonra bu ilkeleri sahip olunan güç sayesinde ve öncelik sırasını doğru koyarak hayata geçirmek. Eğer bir gün gerçek kurtuluş olursa sadece ve sadece bu şekilde olur. Bu kurtuluşun ve değişimin garanti olduğunu söylemez ama kurtuluş umudunun nereden geçtiğini söyler bize.

Son bir notla bu kısmı bitireyim: İlkeler sürekli doğruyu savunmayı mı gerektirir, stratejik oynamayı mı? Eğer derdimiz zaferse stratejik davranmak zorunda olduğumuza katılıyorum ve Akşener’e bu noktada bir daha hak veriyorum: Kitleler Erdoğan’dan yılgın diyor O, ben katılmasam da. Ama meydanlarda dayak yediğini de görmek istemiyor. Buna tamamen katılıyorum. Meydanda diploma sallamak zorunda değiliz, yalandan diplomanın önemsiz olduğunu söylemek zorunda da değiliz. Eğer ki gücümüz artacaksa ilkeli olmakla ve stratejik davranmakla artacak. Kendi Instagram’ımızı kurup softa çocuklarının da layk peşinde koşmasını böyle sağlayabilir, böylece CNC ustası abimin bize katılmasını, böylece mimar ablamın sadece okulunu bitirdiği için kendini büyük görmemesini sağlayabiliriz.

Excursus: Tek Adam Devirleri: Atatürk vs Erdoğan

Bazı beyinsizler Atatürk’le Erdoğan’ı kıyaslamak gibi geri zekalıca işlere girebildiği için böyle bir kısa maddeyi koymak zorunda hissettim.

Bir yerde şöyle bir şey okudum: Türkiye zaten hep tek adamcıydı. Tarih boyunca bu değişmedi. Bugün Erdoğan yerine başka birisi olsa buna karşı çıkmazdınız. Bu yoruma genel eksende ben de katılıyorum, şu tiviti de ondan atmıştım. Fakat aynı yorum devam ediyor: Bu devlet hiçbir zaman adam olma derdi gütmedi. İşte buna şiddetle karşı çıkıyorum.

Türkiye Atatürk döneminde 15 yıla İngiltere’nin 900 yılını sığdırmaya çalıştı. Yukarıda andığım için detaylarına tekrar girmiyorum. Bu başarılı olabilir miydi? Singapur örneği gösteriyor ki evet, olabilirdi – eğer İnönü biraz Atatürk’ü anlamış olsaydı, eğer Menderes biraz Atatürk’ü taklit etseydi. Olmadı. Türkiye Atatürk döneminde muhteşem bir potansiyel yaratmaya başladı, İnönü ve Menderes bunu mahvetti. 68 hareketinin marjinalleşmesi de, özellikle 77 sonrası sokağın karışmaya başlaması da üstüne tuz biber ekti ve bugünlere geldik.

Atatürk’ün aklındaki çok basit bir şeydi: Ekonomik ve toplumsal gelişim bir döngüyle birbirini takip eder. Biri diğerine sebep olur. Toplumsal gelişimi kalıcı kılabilmek için de ekonomik gelişime ihtiyacımız var. Savaştan yeni çıktık ve zayıfız, bu topraklar çok erkeğini kaybetti ve erkeklerini kaybetmeye devam edemez. Bu durumda bizim barışçı bir şekilde davranıp fetih veya yağma ile değil yerleşik ekonomiyi ilerleterek kalkınmamız, bu zenginlikle toplumu dönüştürmemiz, dönüşen ve gelişen toplumun daha fazla üretim yapmasına hazır ortam bulundurup potansiyeli aktif etmemiz, sonra döngüyü ilanihaye devam ettirmemiz gerekli dedi. Erdoğan’sa bunun tam tersini yaptı. Fatihleri överek ekonomik gelişim için gerekli mentaliteyi ortadan kaldırdı ve tonla beli bıçaklı genci saldı sokaklara. Toplumsal gelişim yerine toplumsal gerileme için her şeyi yaptı. Allah aşkına, 70’lerin ortamı bugünden çok daha özgürlükçüydü, bunun da sebebi Atatürk’ün yetiştirdiği çocukların verimli çağında ürettikleri oldu. Bugün kim 30 sene sonra Erdoğan’ın yetiştirdiği çocukların özgür ve/ya ekonomik olarak gelişmiş bir ortam sağlayacağını iddia edebilir?

Erdoğan, doğrudur, kendi takipçileri için bir Mesih’tir, kendilerinin Atatürk’üdür. Bunun sebebi de açık ve basittir: Atatürk’ün aklında olan her şeye düşman olmasıdır, bunları yıkmak ve yok etmek için elinden eleni yapmasıdır. Nasıl ki Hitler bir nevi Bismarck’tır Almanya’da, nasıl ki ikisi de eşsiz liderdir, o hesap. Biz buna bakıp Hitler’le Bismarck’ı nasıl kıyaslamıyorsak Atatürk ve Erdoğan gibi iki zıt kutbu da kıyaslayamayız. Yok sizler tarihte geri gidişi, ekonomik çöküşü, toplumun yozlaşması ve parçalanmasını da kıyaslamaya değer bir şey olarak görüyorsanız bu durumda söyleyecek bir söz zaten yok.

5. Kurtuluş

Kurtuluşun temelini yukarıda andım fakat bu sadece bir giriş. İlkeler ve adımlar konusunda kısaca birkaç şeyi eklemek gerekli.

5.1. Eğitim, Eğitim, Eğitim

Türkiye eğitim sistemini tepeden tırnağa değiştirmeyip günü kurtarmak için tarıma, yarınlar için bilişim ve mühendisliğe, refah için de çocuklarına para harcamadıktan sonra ülkenin kurtuluşu, adam oluşu ancak rüyalarda kalır. Zenginliğin daha iyi eğitimi, daha iyi eğitimin zenginliği getirdiği döngüde elimizdeki tüm zenginliği eğitime yatırıp eğitimin zenginlik getirmesini, bu zenginliği de yine eğitime harcayıp zenginliğimizi artırmayı amaçlamaktan başka çıkar yolumuz yok. Türkiye gerçekten genç nüfusu yüksek bir ülke ve sokakta elinde tesbih, belinde “emanet” gezen çocuklara sahip olduğu sürece Anadolu’nun altında keşfedilmemiş ve çok kıymetli bir madeni boydan boya bulsak dahi kurtuluş ve düze çıkma ihtimalimiz yok.

Eğitim uzmanı değilim, müfredatın neleri içermesi gerektiğini de bilmem fakat yukarıda andığım iki şeyin mutlaka genç beyinlere zerk edilmesi gerektiğini düşünüyorum:

  1. Ahlak, ahlak, ahlak, ahlak, ahlak. Üniversite bitirip Kant’ın sadece adını duymuş bebelerimize Kant’ın üç buyruğunu ezberletip buna göre yaşamamız gerektiğini zihinlerinin ta en derinlerine nakşetmek zorundayız. Yanar döner, bugün öyle yarın böyle olmayı bırakmadıktan sonra yapmayı dilediğimiz hiçbir şeyi yapamaz, hiçbir hedefimize ulaşamayız. Alman ve Japon mucizelerini geri zekalıca şeylerle açıklamayı çok seviyoruz ama temelinde Kantçı ahlakın bulunduğunu öğrenmeden ve bunu toplumdaki her bir bireye tek tek öğretmeden bugünkü gibi iki ileri bir geri, üç ileri dört geri gitmeye devam ederiz.
  2. Çocuklarımıza vatandaş olduklarını, vatandaş olarak herkesin birbiriyle eşit olduğunu, kimsenin eşitler içinde eşit olmadığını, birey olarak yükümlülüklerini, sorumluluk sahibi olabilmeyi öğretmek zo-run-da-yız. Bunun bir adımı, andığım üzere, tarih eğitiminin tepeden tırnağa değişmesi. Sebeplerini yukarıda anlattığım için tekrar etmiyorum. Öyle bir dönem, haftada bir saatlik sözde vatandaşlık/yurttaşlık dersiyle bu iş olmaz. Olamaz. Bir birey olarak kıymetli olmadıktan sonra çocuklarımızın iyi işler yapmasını bekleyemeyiz. Eh, çocuklarımız iyi işler yapmayacaksa da devleti kapatalım, anarşiye geçelim daha iyi.

Excursus: Türk Milleti ve Bilgi

Bizim millet aslında bilgiyi sever. Bakınız çok enteresan, bilim programları hepten izlenmez değildir. Kimse açıp belgesel izlemek istemez ama denk geldiğinde “havasındaysa” kapatmaz da.

Türk insanı hapa ihtiyaç duyar hep. Hap haline getirilip kendisine verilmesini ister bilginin. Araştırmaz, bulmak için zorlamaz. Bulduğu zamansa gözünü kapatmaz. “İşine geleni” alır, gelmeyene tıkar gözünü. Bilir çünkü 3-5 tane sayıdan bahsedebilirse bilge adam gibi görüneceğini. Ondandır şu son zamandaki yozlaşma haricinde kendisine en karşıt profesörlere dahi asgari saygıyı göstermiş olması. Erdoğan sağ olsun, bilgiye de bilgiyi üretene de düşman etti kendi peşine takılmış milyonları ve o asgari saygı da artık yok. Fakat yine de “kendi safından” olan kişilere akademisyen veya kültürlü sıfatları yapıştırıldığında bir saygı gösteriyorlar. Okulda öğretmeni dövmekten çekinmeyen bu güruh “ama tabi bilmek, bilgi önemli. Zaten ilim Çin’de bile olsa gidip alınız demiş hazreti peygamber” diye gezebiliyor.

Buradaki ikilemi aşmak için tek bir şey yapılabilir, ikinci bir şey yapılamaz gibi geliyor bana – ki bu da sürekli tekrarladığım noktayı bir daha tekrarlatıyor bana: Ahlak, ahlak, ahlak. Bilgiyi bir şekilde edinmek kolaydır ama o bilgiyi işlemek ahlak ister. Erdoğan çıkıp “Türkiye ekonomisi çok muhteşem” dediğinde biz sadece bildiğimiz için bunun yalan olduğunu söylemiyoruz, çeşitli verilere bakıp bunları kıyasa sokabildiğimiz, sonucunda da reddedilemez bilgiyi kabul ettiğimiz için bunun yalan olduğunu söylüyoruz. Kıyas tartma işlemi içerir ve bozuk kantar doğru tartmaz. Bilginin kantarı ahlaktır.

5.2. Dört Adım

 Bunların yanında son bir şey daha yapmamız lazım. Bakınız, Türkiye kimi yönleriyle İngiltere’yle, kimi yönleriyle Gürcistan’la kıyaslanabilir bir ülke. Sağlık sistemimiz, AKP’nin olanca içine etmelerine rağmen, İngiltere’den iyiydi lakin pek kısa zamanda daha kötü hale gelecek. Sokaktaki serseri sayısındaysa Gürcistan’la yarışıyoruz. İnsanlarımıza Türkiye’nin Gürcistan olmaması gerektiğini anlatmamız, bunu zihinlere kazımamız gerek. Bir bakanın çıkıp Polonya’yla Türkiye’yi kıyaslaması başka bir şey değilse ayıptır. Bunun en azından ayıp olduğunu herkesin söylemesi gerekli. Türkiye muhteşem beyinlere sahip. Çok güzel imkanlara, olanca yıkıma rağmen, sahip. Sadece eğitim sistemimizi düzeltir ve ekonomimizi düzeltmeye başlarsak olanca toplumsal gerilim refah içinde azalarak bitecek. O arada da bireyselliği artırırsak işe başladıktan 50 sene sonra Finlandiya’ya yaklaşmış olmamamız için hiçbir engelimiz yok. Yani sıralama şöyle çalışıyor:

  1. Köklü bir eğitim reformu ve kaliteli insan üretimi.
  2. Kaynakların önemli kısmının eğitime, sonrasında bilişim ve mühendislik gibi çağımızın alanlarına yatırılması, ülkenin hammadde misali “ham insan” üretiminden çıkarılması.
  3. Tarımda geniş sübvansiyonlar ve ülke toprağının atıl kalmaması.
  4. Bireyselleşmenin artırılması/hızlandırılması, toplumsallık oluşturulurken küçük grup aidiyetlerinin yer yer yok edilmesi, yer yer zayıflatılması, yer yer güçlendirilmesi.

Tüm bunları yapabilmemiz için de bugün Türkiye’de bulunmayan devletin denetleme görevinin hakkıyla ve titizlikle uygulanması. Devlet, tepemizde bir baba veya eli sopalı okul müdürü değil denetleyici olursa o zaman kurtuluşa ermekten başka yolumuz yok.

6. Metin Harici Ekler

“Milli Savunma Üniversitesi”

Bu ülkede eyvah dediğim çok olay oldu, bunların hemen hepsi de yerleşik kurumların mahvedilmesiyle oldu. Bugün dışişlerinde İngilizce bilmeyen insanlar var demiştim bir zaman önce. Bu durum bir anda olmadı. Erdoğan ta 2009’da “bunlar monşerler” dedi, o gün sürmekte olan süreç hızlandı ve bugüne geldik. Türklerin gerzekçe huyudur, her şeyi bir anda oldu sanırlar. O hesap, dışişlerinin batışını da bir anda açıklamaya çalışırlar. Halbuki gören gözler için ibretlik işaretler vardır, bu monşerler mevzu yalnızca biridir. Bundan çok daha önemlisi ise çok yakın zamanda oldu: Harp okulları kapatıldı, Milli Savunma Üniversitesi diye ne olduğu belirsiz bir yer kuruldu, Erhan Afyoncu diye askerlikle ne alakası olduğunu kimsenin bilmediği biri rektör olarak atandı (ki biyografisinde askerliğe hiçbir atıf yapılmaması da enteresan bir not olarak dursun) ve harp okullarımız mahvedildi.

Bakınız bir ülkeye çok çeşitli şekillerde kötülük yapabilirsiniz. Tarımını yok eder, aç bırakabilirsiniz. Gençlerini serseri eder, geleceğini yok edebilirsiniz. Sanayini atıl koyup taş kemirtebilirsiniz. Fakat ordusunu, hele ki geleneğiyle övünen ordusunu böylece aşağılarsanız yarın sizin için savaş yönetecek komutan bulamazsınız. Bu komutanlar ancak bir kişi için savaşır, onu da isterlerse yapar istemezlerse yapmazlar. Dilerseniz SS’in nasıl orduyu sardığını öğrenin biraz. Ordunun nasıl Almanya ordusundan Hitler ordusuna dönüştüğüne bakın. Şekil farklı fakat yapılan şey zerrece farklı değil. Bu bir utançtır, bu bir zulümdür, bu korkulması gereken bir şeydir.

Üniversite ve Ekonomi

Ülkeler neden üniversite kurar? Gelişim için. Peki Türkiye neden üniversite kurar? İşsizliği az göstermek için. Zaman içinde AKP’lilerin verdikleri cevaplara bakın. “Ama her mezun iş bulacak diye bir şey yok”, “biz siz diploma alın diye kurduk o okulları, iş için değil”, “senin çocuğun da işsiz kalsın ne olacak”.

Üniversite mezunu işsizlerimiz başımızda fena bir toplumsal problem olarak duruyor. Hiçbir yeterliliği olmayan yüzbinlerce gencimiz var ve en iyi ihtimalle KPSS  aracılığıyla merkezi yerleştirmeye biraz kadro verilmeye devam ederse memur olacaklar, o kadar. Geri kalanı asgari ücretle kasiyerlik yapacak, “simit satarak ‘onurlu’ yaşayacak”. Bu, çözmemiz gereken dev bir sorun. Hala görmezden geliniyor ya, üniversite mezunu işsizlerimizle şu andan tezi yok ilgilenmek zorundayız.

İstanbul Depremi

AKP, sağ olsun, İstanbul’da deprem toplanma alanlarına AVM ve site dikmekte beis görmedi. Altyapı güçlendirilmedi, şehrin giriş çıkışları 8-8.5 büyüklüğünde bir depreme dayanıklı mı bilmiyoruz8. Canlı kalanların temel ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını anlatan bir master projemiz yok, kervan yolda düzülür mantığıyla hareket etmeye devam ediyoruz. Deprem günbegün yaklaşırken kimse deprem ve/ya ilk yardım eğitimi almıyor, evini/işini güçlendirecek para da zaten çoğumuzda yok. Bir deprem çantası hazırlamaktan dahi aciziz ve depremi takip eden beşinci dakikada tüm şebekeler kilitlendiğinde haberleşmenin nasıl sağlanacağını bilen yok. Devlete güvenimiz az, devletin kendine güveni daha da az. Bunlar yetmezmiş gibi Kanal İstanbul gibi daha fazla insanı öldürmeye aday bir projeye para ayrılması gündemde, İstanbul’da enkaz altında kalacak yüz binlerse kimsenin umrunda değil. Ölüm göz göre göre geliyor ve toplumun aymazlığı nedeniyle bir depremi müteakiben Afganistan olmamamız için hiçbir sebep yok.

Bu partiler üstü bir durum. Özellikle bu seçimlerde de başkan adaylarına baktım, bir teki bile İstanbul depremini anmadı. Yerel seçimler geliyor, yine bir teki bile anmayacak. Kendi ölümünüzü kendiniz istiyorsunuz, yetmiyor ülkenizin Afganistan olmasını resmen arzuluyorsunuz. Siz bu kadar bilinçsiz, bu kadar aymaz olduktan sonra AKP gitse dahi bu ülkenin Afganistan olmaması için bir sebep yok. Bunu da son not olarak eklemek istedim.

İlave Okumalar

(Önem sırasına göre)

Immanuel Kant – Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi (İng. Groundwork of the Metaphysics of Morals, Alm. Grundlegung zur Metaphysik der Sitten) (ilk baskı 1785). Buradan indirebilirsiniz (kaynağı tanımıyorum, Google aramasında karşıma çıktı sadece).

Carl Schmitt – Siyasal Kavramı (İng. The Concept Of The Political, Alm. Der Begriff des Politischen) (ilk baskı 1932, kitaba kaynak olan yazının ilk baskısı 1927). Buradan satın alabilirsiniz (internette kopyası var mı bilmiyorum).

John Rawls – Bir Adalet Teorisi (İng. A Theory of Justice) (ilk baskı 1971). Buradan satın alabilirsiniz (internette kopyası var mı bilmiyorum).

Mahfi Eğilmez hocanın blog’u Kendime Yazılar.

Hakan Özyıldız’ın “düşün, düşün ki doğruyu bulabilesin” mottolu blog’u.

Türkler için Siyasete Giriş Dersleri. Buradan okuyabilirsiniz, buradan okuma sırasını görebilirsiniz.

Hannah Arendt – Kötülüğün Sıradanlığı (İng. Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil) (ilk baskı 1963). Buradan satın alabilirsiniz (internette kopyası var mı bilmiyorum).

Anayasa ve Hukuk Yazıları. Buradan okuyabilirsiniz.

Son Not

“Okuyunca çok umutsuzluğa kapıldım” diyen bir kişiye yazdığım cevabı bu metnin sonuna eklemek zorunda olduğumu hissettim. Uzatmaya ve havada bırakmayı tercih ettiğim şeyleri de daha detaylandırmaya başlamam durumunda kitapçık boyutuna uzayacağı kesin olan bu yazının son mesajının bu olmasını isterim. Yolladığım mail’i aşağıya aynen kopyalıyorum:

Efendim,

Umutsuzluğa gerek yok. Benim yazdıklarımda alttan alta vermeye çalıştığım, doğrudansa hiç söylemek istemediğim mesajımın birisi şu aslında: Geleni görün, önlem alın, hayatta kalın. Yarın bu ülkeyi tekrar biz inşa edeceğiz. Eğer ölürseniz bu iş olmaz.

Bir zaman yazmıştım, ne zaman ve nerede hatırlamıyorum: Bu ülke Kurtuluş Savaşı bitene dek geçen 20 senede okumuş beyinlerinin ve vatanperverlerinin neredeyse tümünü kaybetti. Atatürk’ün elinde kalan bir avuç insandı, onlar dahi Atatürk’ü anlamadı. Buna rağmen Atatürk zorla adam etti küçük bir kısmı, bugün kenarda kalan ama (olası) ilerlemenin mimarları olan bizleri yarattı. Yarın biz yine Balkan Harbi gibi, Dünya Savaşı gibi, Kurtuluş Savaşı gibi kırımlar yüzünden kafası çalışanları ve/ya vatanperverleri kaybedersek, doğrudur, o döngüye gireriz9. Ama gelen dalgaya karşı hazır olursak elimizde kalan bir avuç toprak bile olsa onu öyle mamur kılabiliriz ki Anadolu yarımadası içindeki Singapur haline gelebiliriz. Unutmayın, Singapur başta Malezya’ya bağlıydı. Zamanla o oldu bu oldu, Malezyalılar hala aç biilaç gezerken Singapurlular ihya oldu. Ondan (kendisini sevmesem de bu sözünü kullanmayı sevdiğim) Çetin Altan’ın dediği gibi “enseyi karartmayın”.

Bizim bir şekilde organize olmamız lazım, nasıl olacağını bilmediğim. Örgütçülükten anlasam “hadi la, lider benim. Takip edin şimdi beni” derdim (veya “ahanda şunu takip ediyoruz beyler” der ve birinin etrafına toplanılmasına çalışırdım) ama zerrece anlamıyorum. Bizim eksiğimiz birbirimizi tanımamak en temelde. Birbirimizi tanıyıp, bilip organize ve örgütlü olduk mu, bir şekilde de AKP’nin getirdiği dalgayı aşabildiğimiz anda ülke Afganistan değil Finlandiya olmak zorunda kalacak. Atatürk bir avuç insanla yaptı bunu, kat kat fazla insanla biz O’nun yaratmak istediği şeyi yaratabiliriz inancındayım. Hiçbir ülke toplumca kalkınmaz, önderleri kalkındırır ve toplum onları izler. Önder olalım biz, bugün hülooğ diyen göt kılı teyze de yarın adam olmak zorunda kalacak. Bence.

Footnotes

  1. Bu konu bu yazının da temelini oluşturuyor ve aşağıda döneceğim, dönmeden önce metindeki alıntımı da yineleyeyim: Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de “insanlar özgürlükten önce ekmek isterler” ve doğrudur. Fakat bizim seçimimizde soru “ekmek mi, kimlik mi” idi ve cevabını aldığımızı sanıyorum.
  2. Aşağıda ahlak konusuna döneceğim için bu konuyu şimdilik burada kesiyorum.
  3. Ki bu satırların 1932’de, Almanya’da Hitler’in iktidara gelişinden yalnızca bir sene once yazıldığını ve sonrasında Schmitt’in Nazi olmakla suçlanarak akademiden tamamen silindiğini de acı ve enteresan bir not olarak belirtmeliyim.
  4. Kapımızda olan Kıbrıs ve Suriye konularını, Rıza’yı, S-400 konusunu, ekonomik krizi… hatırlayın. Şimdi ülke ekonomisinin bir süre daha dönebilmesi için neler istenecek bizden, biz neleri vereceğiz? Kastım bu.
  5. Burada şöyle garip bir ikilem doğuyor: O andan sonra hala AKP’nin yanında durabilen birini bu aşağılık insanlardan farklı göremeyiz fakat elimizdeki her siyasi figürün ve hareketin bir şekilde kötülüğe bulaştığını düşününce de kimseye kötülükten uzak diyerek bakamayız. Peki bu ikilemi nasıl aşacağız? Benim önerim burada yine Arendt’e dönmek oluyor: Kötülüğün sıradanlığı demek bir yandan kötülük yaptığını bilmeden kötülük yapmak demekken diğer yandan (benim genişletilmiş tanımım içinde) kötülük kavramının yalnızca gruba karşı girişilen eylemlerde karşılık bulması. Örneğin aynı hareketin X kişisine yapılması durumunda eylemin onanabilmesi fakat kişinin dahil olduğu gruba dahil Y kişisine yapılması durumunda hareketin kınanması. Daha kısacası ikiyüzlülük. AKP zihniyetinde bu ikiyüzlülüğün bulunması nedeniyle hareketin neredeyse tümünü “kötü” sınıfına koyabiliyorum zira istisnalar gerçekten çok az. “Araya kaynayan” “o kadar kötü olmayanlar” kazanılma ihtimali olan küçük bir grup. Bu konuya ileride döneceğim.
  6. Bu konuda muhteşem bir hatırat vardır, anmak ve şiddetle tavsiye etmek isterim. İngilizcesi Defying Hitler: A Memoir, Almanca aslı Geschichte eines Deutschen. Die Erinnerungen 1914–1933 olan, Sebastian Haffner müstear adını kullanan Raimund Pretzel’in hatıratı. Okuduğum tüm hatıratlar içerisinde beni en çok etkileyeni ve hala kaynak göstermekten bıkmadığım bu kitap sayesinde yaşadıklarımızın orijinal olmadığını, Hitler’i çıkaran ve Hitler dönemi Almanya’sının kötü bir taklidi olduğunu anladım. Bu kitabı okuduğumda çevirmek için yazarın oğluyla ve kitabın yayın haklarını elinde bulunduran yayıneviyle kitabı Türkçeye çevirmek için iletişime geçtiğimi, “Türkiye’de hakları satın alacak bir yayınevi bul, satalım, çevir” dediklerini ama bu kitabı çevirtecek yüreğe sahip bir tek yayınevi bulamadığımı da acı bir not olarak buraya bırakayım.
  7. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/pdf/10.1002/bs.3830020303.
  8. Yapılan ya bir köprünün, ya bir tünelin 7 üstüne dayanıklı olmadığını okumuştum mesela, doğru mudur bilmem ve aklınızı yalanla çelmek istemem. Doğruysa veya yanlışsa lütfen söyleyin.
  9. Döngüden kasıt şudur: Andığım mail’i yazan beyefendi özetle bu ülke ancak aydınlanmacı despotizmle ilerleyebilir zira elimizdeki kitlenin ne olduğu belli. Bu durumda da bu kitle once kendini gizler, sonunda yine özlerine dönerler. Sonuç olarak da bizim torunlarımız bizim yaşadığımızı yaşamaya devam ederler.

7 comments On Seçimin Ardından: Uzun Soluklu Bir Türkiye Analizi ve Bir Strateji Önerisi

  • bir yerde neticede “youtube” ile bu yollarin kesismesi lazim olacak gibi : )

    • Ben o 18 sayfalık yazıyı sonunda 29 sayfaya uzattım ya nasıl olduğunu anlamadan :/

      Mail yazacağım hala, buna bakıyordum tek. Özeti de şu: kamera yok, ses kayıt çok kötü. Nasıl olacak da olacak, hemi de kim “şurada bir buton varmış, ona da tıklayıp baksam mı nedir diye” diyecek, onu bilsem gözüme kestirip yapacağım da işte :/

  • hadi soyle bi senaryo dusunelim buyuk biraderler bakti turkiyeyi somurmek cok guzel biz ic savas cikartirsak isimize gelmez bi kac sene sonra bakiyoruz basimizdaki haki rahmetine kavusmus turkiyeye yeni birisi gelmis tabiki oda amerikan kuklasi bizim millet cabuk unutur basimizdakinin rahmetli olmasiyla ne ic savas cikmis ne ic karisiklik vala kotunun iysi

    • Vallahi bana kalsa bohriyumlu bir hava estirirdim ülke üstünde, birden insanların atılmasını ve düzelmesini isterdim de işte…

      Bakalım. İzlemeye devam, beklemeye devam gene.

  • Murat kardes bu adnan oktar olayiyla ilgili bi yazi yazmayi dusnuyormusun

  • dizi gibi sezon finaline girme kardes yazmaya devam et elbet okuyucularin var arkanda birsuru kisi var emin ol rain man hala basimizda yagmur yagdiriyor yagmurlu gunler bitmedi gunes acana kadar yazmaya devam

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.