“Şehit Olmak İçin Savaşan Kahraman Dedelerimiz”

İki söz bu memlekette her zaman prim yapageldi:

  1. Dedelerimiz bu ülkeyi kurtarmak için var gücüyle / ölmek pahasına / şehit olmak için savaştı (ve başka varyasyonlar),
  2. %99’u Müslüman olan bir ülkeyiz.

İkincisine karşı, çatlak da olsa, karşı sesler çıkarken ilkine karşı pek bir söz duymuyoruz. Şehit-gazi edebiyatının çokça satıldığı bu günlerde, alemin akıllısı olduğumdan, bunun ne büyük bir yalan olduğunu biraz anlatmak istedim. İki argümanım var:

  1. 1912-1922 (Balkan Savaşları, I. Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı süresince) cepheye “var gücüyle” koşan, orada “ölmek pahasına” çatışanlar zaten, şanslı olan bir azınlık hariç, toprağın koynuna düştüler. Bunların içinde en acısı okumuş olan kesimdi. Esas düşenler onlardı, ülkenin geleceği de bu yüzden karardı.
  2. Pek çoğumuzun dedeleri öyle ölmeye filan koşmadı vatan için. Pek çoğumuzun dedesi ya zorla askere alındı, ya da becerip savaştan kaçtı. Neredeyse ordu boyutunda kaçaklarımız var toplamda. Pek çoğumuz bunların torunlarıyız.

Ülkenin Geleceğinin Kararışı

Sene 1912. Balkan Savaşları başlıyor. O güne dek Türk nüfusun görece az olduğu toprakları kaybeden Osmanlı, ilk defa Türk nüfusun ya çoğunlukta olduğu, ya asırlardır yerleşik olduğu yerleri kaybedecek. Edirne’den ta Yeni Pazar’a (Sırbistan-Novi Pazar) dek koca bir şerit elden çıkıyor. Bugünkü sınırlarla kuzey Yunanistan, güney Bulgaristan, Makedonya ve güney Sırbistan’daki toprakları patır patır kaybediyoruz, sonunda Edirne’yi geri alabiliyoruz. 1913 bittiğinde Türkler arasında koca bir psikolojik yıkım var. Özellikle Batı Anadolu’ya göçen bu muhacirler, ülkenin görece eğitimli veya elinden iş gelir Türkleri konumunda.

Bu savaşlara Anadolu’dan toplanan askerler götürülürken beraberinde, ve lojistik nedeniyle, ülkenin geleceği olan gençler götürülüyor. Kimileri dönüyor, kimileri dönmüyor. Ülkenin geleceğinin kararması böylece başlıyor.

Burada bir not da olsun: Bugün Türkiye’nin batısının görece daha düzgün olmasının, tek olmasa da, bir sebebi de bu savaşlar ve sonrasında göçen bu insanlar.

1914. Birinci Cihan Harbi patlak veriyor. Osmanlı, 1914’ün sonunda ve bilgisi dışında savaşa bir anda dahil oluyor. İmparatorluğun dört yanında cepheler açılıyor, Rusya, İngiltere ve Fransa’yla savaşılıyor. 1918’e dek patır patır ölüyoruz yine. Ülkenin görece aydın kesimi olan genelkurmay ve Avrupa içinden gelmiş olanlarımızı yine kaybediyoruz. Ülkenin geleceği kararmaya devam ediyor.

Birinci Cihan Harbi içinde Çanakkale’yi hepimiz biliyoruz. Buradan iki şeyi söylemek istiyorum zira sanıyorum ki sadece bu iki şey kalifiye insan kaybımızın boyutlarını anlatmaya yetecektir:

1- Bugün göbek attığımız, zihni gelişmişlik seviyemizin yerlerde olduğunun kanıtlarından olan onbeşliler türküsü ve bunun hikayesi. Özetle asker kayıpları nedeniyle askere çağrılan 1315 (1897) doğumlu gençlerin türküsüdür bu. Sene o zaman 1333, miladi takvimde 1915. Yaşları 18. Kanun açıktır: “Mekatib-i Sultaniyenin onuncu sınıflarında bulunanlar da hizmet-i makzura hakkına nail olacaktır”. Bugünkü Türkçesiyle “lisenin onuncu sınıfındakiler de bahsedilen emir gereğince askere alınacaklardır”. Giderler, gelen olur mu bilinmez.

Yani diğer durumlardan farklı olarak bu onbeşliler talebelerdir. Yarın Türkiye kurulduğu zaman ihtiyacımız olan okuma-yazma bilen, biraz eğitim görmüş insanlardır bunlar.

2- Galatasaray Lisesi’nin kapısının tam karşısında okulun asıl girişi vardır. Bu giriş, küçük bir hole açılır1. Tam karşınızda bir Atatürk büstü, büstün üzerinde Akif’in eşi menendi olmayan “vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor / Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor” beyti, bunların iki yanında iki sütun halinde isimler yazar. Çanakkale’ye gidip dönmeyen, o dönem öğrenci olup gönüllü olarak savaşa giden çocukların isimleri. Üst kata çıkan merdivenlerin iki ucunda fotoğraflar bulunur. Bunlar da o dönem gidip dönmeyen çocukların fotoğraflarıdır.

Bugünkü İstanbul (Erkek) Lisesi’nin renklerinin sarı-siyah olması da bunun bir örneğidir. Önceden sarı-beyaz olan renkler, gidip dönmeyen öğrencilere tutulan yas nedeniyle sarı-siyaha döner.

1919-1922. Kurtuluş Savaşı. Millet savaştan bezmiş. Bir grup kendini bilmez, vatan savunması diyerek yeniden savaş istiyormuş. 10 senedir savaşıyoruz, erimiz kalmadı. Tarlalar emek ister, emek bekler. Savaşa gidilir mi?!

Gidilmez. En azından gönüllü gidilmez. İstiklal Mahkemeleri bir yandan, zorla askere çağırmalar bir yandan ordu toplanmaya uğraşılır hep. Sadece Sakarya Meydan Muharebesi’nde 40.000 kişinin askerden kaçtığı rivayetlerin biridir. Bir başka rivayet ise, Ayşe Hür’den alıntıyla, şöyledir: “Emekli Tümgeneral Celal Erikan’ın ve Alptekin Müderrisoğlu’nun yaptığı hesaplamalara göre, Batı Cephesi’nin zayiatı 8.274 ölü, 30.433 yaralı, 45.051 kaçak, 9.991 kayıp, 2.245 esirdi”2.

Her ne kadar güvenilir bulmasam da Wikipedia’ya göre bugün 3. Ordu’nun büyüklüğü 80.000 kişidir3. 45.000 kaçağın büyüklüğünü siz düşünün.

Tabi herkes kaçmadı bu savaştan. Reşat Çiğiltepe’yi duydunuz mu hiç bilmiyorum. Özetle hatırası şudur: 27 Ağustos 1922’de Atatürk kendisini arar ve sorar, “Çiğiltepe ne zaman alınacaktır?”. Kendisi yarım saat içinde der, saat 10.30’dur. Saat 11’de Atatürk tekrar aradığında karşısında Albay Reşat’ı değil O’nun notunu bulur: Söz verdiğim süre içinde tepeyi alamadım.

İntihar etmiştir.

Ahmet Celal4 denir mi Albay Reşat için? Sanmam. Ama şunu iddia edebilirim ki Yakup Kadri Yaban’ında o kadar gerçek bir manzara sunmuştur ki bize, askere alınamayanlara kıyasla 45.000 kaçak azdır bile…

Savaşa gidip dönmeyen, dönse de psikolojisi bozulan, uzuvlarını kaybeden… o umutvar olabileceğimiz insanlardan arta kalan bir avuç kafası çalışan ve vatan-millet diyen insan olmuş. Anadolu, sonrasında Rum ve Ermenileri de sürdüğünde; üç kağıtçı, elin malına çöken, toprağını savunmaktan kaçan, bu insanlarla aynı kimliği dahi paylaşmayan, üretmekten aciz, tüketmeye meyyal insanlara kalmış.

Pek azımız hariç dedelerimiz bunlar işte. Hiç kendinizi gaza getirmeyin durmadan yok dedelerimiz savaşmış da yok bilmem ne diye. Zorla askere alınmasa, idamla yargılanmasa ordunun kaçta kaçı orada olurdu diye bir sorun.

Tabi bu demek değil ki her biri aynı. Zorla askere alınıp Albay Reşat olanlar da vardır, tersi de. Amma ki “bak nasıl insanmış benim dedem” diye demeyelim hepimiz.

Hem zaten dedemiz Albay Reşat olsa ne olur, kendimiz olmadıktan sonra?

Kara Geleceğin Kapkara Oluşu ve Bugün

Peki bu kaçaklar sonradan ne oldular?

Bir kısmını ben diyeyim. Ermenileri kovup evlerine, mülklerine kondu kimi. Rumların mülküne kondu kimi diğeri. Tarlada durdu daha başkası. Eğitim geldi, gitmedi. Türklük dendi, umursamadı. İslamlık diyene koştu sonra. İslamlık diyene koşanların bir kısmı ise iyice evlere şenlik. Ünlüdür, Çanakkale’de “Hz. Muhammed nerededir?” diye sorana İstanbul cevabı verenler de var, “şimdi canlı mıdır?” diyene evet diyen de.

Cehalet kötü müdür? Evet arkadaşım, cehalet kötüdür. Sormamak, öğrenmemek, öğrenmek için çaba etmemek, başkasının çiğnediği lokmayı yutmak… kötüdür. Hz. Muhammed nerededir diye sorana İstanbul cevabı veren adam, vatan-millet diyerek cephede canını vermiş olsa da bu yanı diğer yanını örtmez.

Kaçakların (bence) hepsinin cahil olmadığını iddia edebilir miyiz? Bilmiyorum. Ama İslamcı olduklarına, veya kimliğini Müslüman olarak belirtenler olduğunu, şahsen, iddia ederim. Sizin olmayan bir kavgaya girer misiniz? Anca ölüm korkusuyla – belki ordudan/savaştan kaçma, belki canlı çıkma umuduyla mutlak ölümden kaçarak girersiniz. İşte bizim elimizdeki dedeler bunlar – tümü değilse de ekserisi.

İşte bu kimlik ne zaman Türk/Atatürk/vatan kimliğinin karşısında var olabilmişse desteklenmiş. Kendisine neredeyse hiç sempatim olmayan İsmet İnönü’nün cevabını hatırlayın: “Sizi babasız koymadım”.

Bu kaçaklar, bu insanlar işte. Aç kaldık diye ağlarken, ki haklı bir ağlayıştır, babasız kalmayı görmezler. Belki ölecek olan kendi babasıysa açlığa karşı bunu seçer bile. Çünkü üç kağıtçıdır. Çünkü hazıra konmayı sever.

Bugün İstanbul’da azınlıklardan kalmış mahallelerin, küçücük bir kısmı hariç, tümü pisliklerin, beş para etmez insanların yaşadığı yerler. Tesadüf mü bu? Seneler boyunca haritacılık, definecilik meslek oldu bu memlekette. Kimler iştigal etti bu mesleklerle?

İslami söylem bu ülkede neden tutar sorusunun bir cevabıdır aslında 100 sene önceki bu olaylar. Kötü iyiyi bastırır her zaman, Anadolu’da da bu oldu işte. İyiler öldü, ölmeyenler ölü gibi yaşadı, bir avuç iyi insanı da bastırdık zorla, elimizde kalan bu pislikle uğraşıyoruz şimdi. Kimlik bu çünkü: Türk değil, çalışkan değil, zeki değil. İslamcı, hazırcı, Hey Onbeşli türküsünde kalkıp göbek atacak kadar beyinsiz.

Bugünkü durum budur işte. Türkiye neden gelişmedi? Çünkü elinde insan kaynağı yoktu. Biraz biraz olanları bu kasaba eşrafı “denize döktü”, kalanların da üzerinden 1980 ve ona giden yol geçti. Annemin pek güzel deyişiyle “kafası çalışanlar birbirini vurdu, geriye biz çürük çarık kaldık”.

Bu anıların, bu olayların, bu yıkımların ardından Atatürk’ün (ve çevresinin) ne büyük bir iş yaptığını bir kere daha görüyorum ben. Bilmem siz ne görürsünüz…

Footnotes

  1. http://www.gsl.k12.tr/sanaltur/ adresinde ana kapıyı gösteren oka bastığınızda bu bahsettiğim hole girip kendiniz de görebilirsiniz.
  2. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/kurtulus-savasi-yedi-duvele-karsi-mi-verildi-1107408/
  3. https://tr.wikipedia.org/wiki/3._Ordu_(Türkiye)
  4. Raskolnikov dediğimde kimden bahsettiğimi bilirken Ahmet Celal’i bilmiyorsanız bu da sizin ayıbınız olsun.

1 comments On “Şehit Olmak İçin Savaşan Kahraman Dedelerimiz”

Leave a Reply

Site Footer