Memurluk Anıları X – “Milletin” Vekilinden Torpilli

Pek kısa memuriyet hayatımın yarıdan fazlasında huzurevinde çalıştım ben. Küçük, sakin bir şehirde memur olmanın güzel yanıdır, kurumlar küçüktür. Huzurevi de küçüktü, kıl kimseler de 1-2 taneydi. Kafa rahat çalışılabiliyordu – tabi rahat olunabildiği kadar.

Bir gün müdürüm “başımızda bela var” dedi. Dedim “hayırdır patron? Vur de vuralım, kır de kıralım”. Öyle seviyorum, öyle seviyoruz kendisini. Dedi “bulaşıcı hastalığı olan dayının biri var. Hastalığı da pasif durumda şimdi”. “E” dedim “reddedeceğiz her halükarda”. “Öyle değil” dedi. “Zaten ben dedim bunu alamayız, kanun kitap belli diye ama iki ‘millet’vekili soktular araya. Ben bu işin vebalini alamam dedim, komisyon kurup karar vereceğiz dedim. Alsak bir türlü, almasak başka türlü” dedi.

Bakın benim patron on numara insandı. Aşığıyım dediğimde benim hatunceğizin “he la iyi insan o” dediği biri ki tanımaz etmez. Buna yüklenirlerdi Tayyipçi olmadığından. Kendisini korumak üzere çok detaylara girmeyeyim, on numara insan olduğunu söyleyeyim ve devam edeyim. Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları IX – Bir Çocuğu Zehirlemek

Çocuk çok enteresan bir şey.

Bunlar genelde beni sevmezler. İyice ufak olanları (i.e. bebek diye adlandırdığımız versiyonları) benden hep kaçar, biraz büyükleriyse uzak durur. Neden bilmem. Artık tipimi mi sevmezler, sesimi mi, huyumu mu bilmem. Senelerdir kendi yeğenlerim de dahil toplamda sadece bir çocukla muhabbet edebildim adam gibi.

Bu bebe ben memurken çalıştığım kurumdaki “taşeronların” birinin bebesi. Babasıyla iş arkadaşıydık yani. Memurluk anıları serimden bilirsiniz belki, ben hiyerarşiden filan anlamam. Yani hiyerarşik olarak dengim ve benden altta olanlarda anlamam. Üstlere bey/hanım çekerdim gerekli olduğunca. İşte bu bebenin babası da sözde benim altım ama arkadaşça takılıyoruz filan. Bir gün “hacı senin bebeleri getirsene, gitmeden bir iki şey öğretem. Sizleri boşverdim ben, bebelere yatırım yapmak istiyorum” dedim. Gariptir, tamam dedi. Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları VIII – Beni Kullanın

Daha memuriyetin ilk gününden yaşadığım ve geleceğin nasıl olacağını gösteren hikayeyi sekizinci sırada yazmak da benim ayıbım olsun.

Efendim ben 30 saat içerisinde önce Londra’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da Bartın’a geldim. Sabahın ayazında Bartın Otogarcığına indim (sadece bu cümle başlı başına hikaye değil mi?), iki saat araba bekledim, sonunda “şehir merkezine” ulaştım. Google sağ olsun il müdürlüğünü koymuş haritalara, gittim. Geri kalan detay sonraki anı olsun, il müdürü geldi sabahın sekizinde. O önden ben arkadan girdik tükana.

Geri kalan kısmı pek mühim değil, sen ne iş yaparsın, ne bilirsin kısmı geldi. Oturdum anlattım. Dedim Londra’dan geliyorum. İktisat, sosyoloji, siyaset olmak üzre üç bölümden geçmişim. Tonla projenin içinde bulunmuşum. Yurdışına kaç kere çıkmışım bilmiyorum, İngilizce gani, Farsça çat pat… Anlattım. Dedim beni buna göre kullanın.

“Şimdi Murat Bey” dedi müdür, “burada ne iş varsa onu yapacaksın, öyle istediğimi yaparım diye bir şey yok. Zaten sizi biz istemedik, Bakanlık sizi kendisi gönderdi”1. Ne güzel bir hoş geldin, değil mi? Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları VII – Rüşvet

Bir memuru en kolay ve en fazla nasıl aşağılayabilirsiniz?

Eğer biraz arı, namusu, haysiyeti olan biriyse rüşvet teklif ederek.

Memuriyette ikinci (ya da üçüncü) ayımdı. Çömezliği ufaktan atmaya başladığım zamanlardı. Sosyal Hizmet Merkezi’nde (SHM) çalışıyordum. Önce işimizin ne olduğunu ve nasıl olduğunu kısaca anlatayım ki konu daha net anlaşılsın1:

SHM’de bizim temel olarak yaptığımız iş engelli işleriyle uğraşmaktı. Bize başvuru gelirdi, sonra biz gelir durumunu kontrol ederdik. Asgari ücretin üçte ikisinden azsa evdeki adam başı gelir, kişinin yardım almaya hakkı olurdu. Sonra biz bunu belgelendirmelerini isterdik. Gerekli belgeler gelince beyanla belge uyuşuyorsa takip eden takvim ayında adrese gider, duruma bakar, uygunsa maaşı bağlardık. Yani bir nevi AKP’nin geleceğini kurtaran kurum bizim kurumdu.

Tükanda otururken bir dayı geldi, yeni başvuru dedi. Dedik güzel. Sen bana şu kağıtları ver, sonra git otur içeride. Evrak kontrolden sonra çağıracağım ben seni.

Dayının elindeki dosyayı aldım. Açtım kağıtlara bakıyorum, çat masaya bir ellilik düştü. Bir an mal oldum. Solumda oturan “iş arkadaşı” büyüğüme döndüm, parayı gösterdim, “Mustafa Hocam bu nedir, ne yapacağım ben şimdi?” dedim bir tedirginlikle. Şerefsizin beni düşürdüğü duruma bakın – daha iki aylık (belki üç, hatırlamıyorum) memurum. Haysiyetsiz herif “ben verdim, o da aldı” dese yapabileceğim hiçbir şey yok. Kamera yok ki rüşvet teklif ettiğini kanıtlayasın. Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları VI – Ama Doktora Gitmesen

Benim gözlerim pek görmez. Ta 6 yaşımdan beri gözlükle yaşarım, astigmat da sağ olsun gözlüğüm olmadı mı dünya bir çamur deryasıdır. Hele bir de yanın miyopu koyduğunuzda ne kadar kör olduğumu kendiniz hesap edebilirsiniz.

Gözlüğün camları çizik dolu, kaplaması aşınmış, zaten gözlerin körlüğü de değişmiş ve gözlüklü de adam gibi göremiyorum. Ondan, sene başında memurluğa başladıktan sonra, Mart ayında kalktım göz doktoruna gittim. Doktor ölçtü biçti, sonra “hacı bilmem ne hastalığı var” dedi. Adını hatırlamıyorum, ama özelliği şu: Gözün lensi patates tarlasına dönüyor. Pürüzsüz olması gereken göz yüzeyinde mikronluk dağlar ve göçükler oluyor, bu yüzden göz ışığı düzgün kıramıyor. Bunun sonucu olarak da 50 kere makinaya sokarsanız gözünüzü, 50 sefer farklı derecelerde sorunla karşılaşıyorsunuz. Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları V – İki Vatanperver Müdür

Uzun yazacaktım aslında ama yazıyı kafamda tasarlarken bile tiksindim. Ondan kısa keseceğim.

Benim bir il müdürüm vardı. ZD. Artist artist derdi ki “beni buraya üç imzayla oturttular, ben işimin hakkını veriyorum, vereceğim. Memuruz, bize ne görev verirlerse yapacağız. Bilmem ne bilmem ne”. Hani Türkçesi “benim siyaseten arkam var, arkam var oldukça da burada hepinize zulmedeceğim”.

Bu öylesine iyi biriydi ki, bakın abartı bir nokta varsa AKPli olayım, “sen neden benim ayağıma koşmuyorsun” diye bağırıp çağırdıydı bir gün, memuriyetten ayrılmadan bir ay önce filan. Mevzu şuydu: Bu bizim kuruma geldiydi. Hoş geldiniz dedim, ama ki yanına koşarak gitmedim. Aha, sebebi buydu. O gün de demişti aynı sözleri: Beni il müdürü yapan bilmem kimin imzasıyla bilmem kimin kararıyla bilmem kim. Makama saygı duy bana da duymuyorsan.

Yani geldiğinde hemen yanına koşacaksın, ceketini ilikleyeceksin, tabi efendim, canım efendim diyeceksin ki makama saygın olsun. Daha azını saygı olarak kabul ettiğini ben görmedim, görene de hiç denk gelmedim. Okumaya Devam Edin

Benim Çalınan Hakkım Ne Olacak?

Bugün yine bilmem kaç bin bilmem kaç yüz kişi, bilmem kaç sayılı KHK ile görevlerinden ihraç edildi. Kaç zamandır aklımda olan bir soruyu sormak istiyorum bu vesileyle.

Ben 2004 yılında KPSS’ye girdim. O zamanlar lise mezunuydum, üniversiteye yeni başlamıştım. 90 puanım vardı. Bilenler bilir, lise KPSS için iyi bir puan değildir ama kötü de değildir.

Neyse efendim, zaman geçti, ben merkezi atamalarda hiçbir yere atanamadım. İlan açan kurumların ilanlarını görme şansım zaten neredeyse yoktu, olanlarda da beni alan yoktu. Diğer yandan dinliyordum başkalarının hikayelerini – o 70 puanla bilmem nereye girmiş, bu 75 puanla başka bir yere girmiş.

Aga nasıl oluyor bu diye soruyorum, aldığım cevap iki: Abilerden tanıdık var, partiden tanıdık var. E ben?

Benim ne abilerden tanıdık var, ne partiden tanıdık var. Yaşım daha 18. Devlet bana “siktir lan, sen de insan mısın” diye 18 yaşımdayken söyledi. Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları IV – Cizre Görevlendirmesi

Tam maddeleri hatırlamıyorum, dilerseniz kendiniz bakabilirsiniz: 657 diyor ki bir memur başka bir yere görevlendirilebilir. Bu ya geçici, ya kalıcı olarak olur.

Kalıcı olarak görevlendirildiğinize yapabileceğiniz tek şey, mahkemeden ayrı, istifa etmek. Mahkemelerin zaten çalışmadığını düşündüğünüzde ya istifa edeceksiniz, ya kalkıp gideceksiniz. Eğer geçici olarak görevlendirildiyseniz kanun “memurun da istemesiyle/onayıyla” gibi bir şey diyor. Yani geçici görevlendirme geldiğine zorla gideceksiniz diye bir şey yok.

Hatırlarsınız, 2015-2016’da Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Mardin’de filan bayağı yer yerle bir oldu. Ama ondan ama bundan. Bu tartışmaya girmeyeceğim. Bizim bakanlık da “biz terörist değil devletiz, yıktığımızı yaparız” demiş. Güzel demiş. Bunun detaylarını sonra yazacağım. Neyse, sonra eklemiş, oradaki personelimiz az, 81 vilayetten adam istiyoruz.

Görevlendirmedeki komediye bakın şimdi: Bizim ile bakanlıktan yazı gelmiş, gönüllü adamların listesini gönderin demişler. Beni aradılar kurumumdan, yıllık iznimin bir kısmını kullanıyordum, sordular gönüllü olur musun diye. İstemem dedim. Canımı sokakta mı buldum, vaktim mi pul? “Öyle deriz ama il müdürlüğü eklerse bilemem” dedi müdür yardımcısı. Hayda. Bu ne iş lan?

Harbiden eklemişler benim de adımı. “Hadi hayırlı olsun, Cizre’ye görevlendirmen çıkmış” diye aradı benim müdür yardımcısı. Bana haber geldi Perşembe günü, yola çıkmam lazım Pazartesi günü. 5 gün lan. 5 gün ne demek?

Lan şaka mısınız? Okumaya Devam Edin

Memurluk Anıları III – İslam Çok Güzel

Size birkaç hikaye anlatacağım. Gerçek birkaç hikaye. Kendi anılarım.

Kahramanımız silik, kıytırık, sıradan, basit ve sadece iki üç aylık bir memur. Vaktinde il müdürü kendisini İslamcı filan sanmış olsa gerek, “gel Murat Bey, sohbet edelim” diyor, oturup iki saat İslam ne güzel, Kuran ne güzel filan anlatıyor. Bizim salak da dinliyor tabi. Dinlerken içinden “lan bizim başka işimiz yok mu, ben sosyologum, işe yarayacak kafam var, beni neden böyle törpülüyorsun, senin nasıl müdür olduğun belli oldu” gibi şeyler de düşünüyor ama yemiyor maçası bunları söylemeye.

Bir gün yine çağrılıyor, kalkıyor gidiyor ama “ben bugün şeytanın avukatlığını yapacağım” diyor müdüre. Müdür eyvallah diyor, “tabi ki” diyor, “böylece daha fazla düşünmüş oluruz” diyor. Bir iki basit şeyle müdürünü ısındırdıktan sonra kahramanımız ilk büyük sorusunu soruyor: Kuran’a göre Lut, evini basanlara “benim el değmemiş iki kızım var. Misafirlerimi boş verin, onları alın” diyor. Buna müdürü ne der ki?

Müdürü “o öyle değil” diyor. “Bir kere Lut’un iki değil dokuz kızı var”. E Kuran iki diyor, sen Kuran’dan çok mu biliyorsun? Buna tabi ki cevap vermiyor müdürü, onun yerine “orada zaten başka şey demek istemiş” diyor. Ne demek istemiş diye sorduğunda Murat, “bu kadar sohbet yeter. Memuruz biz, işimize bakalım” diyor. Okumaya Devam Edin

657’nin Değiştirilmesi Tartışmaları Üstüne

Bizim millet gerçekten gerizekalı. Bunu dışavurduğu alanlardan biri memurlara ve memuriyete yaklaşım.

Daha önce yazdığım Memur, Bürokrasi ve Egemen başlıklı yazıyı okumanızı rica ediyorum. Kısadır, farkında olmadığınız bir konuda aydınlatma ihtimali de vardır.  Okumazsanız diye de son paragrafı koyuyorum buraya:

Hasılı özetleyip bitirelim: Memur dediğiniz kıytırık biri değildir zira bir araya gelmiş olan senin benim oluşturduğumuz toplumun işleri düzenli yürüsün diye orada oturur ve emir alır. Memuru beğenmediğinizde amirine bakmanız gerekir. En büyük amir de toplumsa, toplum da zaten kıytırıklığı övüyorsa memura bok atmak saçmalıktır.

Şimdi demişim ki memurda sorun var diyorsak esas sorun amirdedir. Bu yazının konusuna geleyim: 657 memura göt büyütme hakkı veriyor mu?

El cevap: Vermiyor.

657’yi hiç okudunuz mu? Okumadınız. Hangi durumlarda bir memur ceza alır, biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Neden? Çünkü öküzsünüz. Çünkü beyniniz kafatasınıza ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü bilgi edinmek, onun üstüne düşünmek gibi bir amacınız yok. Kalas geldiniz, kalas gideceksiniz. Okumaya Devam Edin