Türkiye ve İç Savaş

(Bu seriye başlarken biri bugüne, diğeri geleceğe dönük iki amacım vardı. İlk amacım yazıları okuyan olursa terimleri doğru kullanmalarına vesile olmaktı. İkinci amacımsa yarın düzeltecek veya tekrar inşa edecek bir ülkemiz olursa onun düzgün kurulması veya düzeltilmesi için belki evrende hidrojen atomu kadar faydası olmasıydı. Bu yazı, diğerlerinin aksine, sadece bugüne yönelik bir yazı)

An itibariyle seri dahilinde bugünkü konumuzla ilgili kimi yazıları yayınladım: İç savaş, devletin şiddeti tekeline alması gerekliliği, kimlik siyasetinden kaçınmanın zorunluluğu, hukukun üstünlüğünün önemi, Türkiye’nin teröre bakışı ve güçler ayrımının önemi yazılarına, dilerseniz, önden bakabilirsiniz. Bu temel üzerine soralım: Türkiye’de, günbegün artan sayıda insanın korktuğu ve dillendirdiği üzere, bir iç savaş çıkabilir mi?

Önden kısa cevabı verip detaylarına geçelim: Hayır, Türkiye’de bir iç savaş çıkmaz zira, iç savaşın tanımı gereği, safları (yaklaşık olarak) belli iki veya daha grubun şiddet kapasitelerinin, yani sahip oldukları silahların ve organize davranabilme yetilerinin birbirine denk olmasına ihtiyaç duyar. Türkiye’deyse iyi ihtimalle silahlı ve organize bir gruptan bahsedebiliyoruz. Bu nedenle Türkiye’de ancak bir iç kıyımdan bahsedebiliriz.

Türkiye’de iç savaştan bahsedilmesinin sebepleri nelerdir?

  • Önceleri monşerler veya cumhuriyet elitleri gibi tanımlar kullanılırken, özellikle 2010 referandumuna gidilen yolda ve sonrasında, söylemlerin önce darbeci, sonra terörist, dış mihrakların oyuncakları ve vatan hainine dönüşmesi.
  • Bu ağır söylemlerin sürekli tekrarı ve hukuka dahi girmesi (darbe iddianamelerinde Gezi Parkı eylemlerine yapılan atıflara ve tanımlara bakınız).
  • Marjinal grupların değil toplumun büyük kesimlerinin bu söylemlerle marjinalize edilmesi.
  • Hükümet = Erdoğan = Türkiye devleti algısının yerleşmesi ve Erdoğan muhalifliğinin devletçe de teröristlik veya vatan hainliği gibi görülür olması.
  • Bunun sonucu olarak Erdoğan muhaliflerinin ya “eski Türkiye” sevdasıyla “yeni” Türkiye’yle bağlarının kopması (ki bu gruba kendimi dahil edebilirim), ya da Türkiye’yle bağlarını tamamen koparmaları ve buna sebep olanlardan “intikam” alma dileklerinin ortaya çıkması.
  • Erdoğan’ın hiçbir hareketinden sorumluluk almaması ve her şeyi birilerine bağlaması, bu arada da alakasız bir şekilde muhaliflerini suçlaması (Gezi Parkı eylemleri nedeniyle bugün doların yükseldiğini sunan bir “yazıyı” yakınlarda okudum), buna reaksiyon olarak muhalif kesimin “vatana ve millete hayırlı olacak” eylemlere girişme heveslerinin sürekli kırılması ve, belki de, ortadan kaldırılması.
  • Hukukun belki de hiç görmediğimiz kadar politize olması ve muhalif kişilerin adeletten umudu tamamen kesmeleri, adaleti kendi başlarına sağlamayı dilemeleri.
  • Sıradan bir hayat sürmek isteyenlerin yaşam alanlarının sürekli daraltılması ve bunun sistematik halde sürdürülmesi.

Sebepler artırılabilse de nihayetinde, ilgili iç savaş yazısında andığım Carl Schmitt’in basit çözümlemesine ulaştığımızı görüyoruz: Ne zaman ki parti politikası devlet politikası olur, o zaman iç savaş kaçınılmaz olur zira dost-düşman ayrımı dışarıda bir düşmana karşı değil yurt içinde düşman bulunup ona karşı yapılır.

Türkiye’nin bu kadar gergin bir ortamda bulunma sebebini bu cümle üzerinden açalım. Erdoğan = hükümet denklemi, benim hatırladığım kadarıyla, 2007 civarında, seçimlerden biraz önce ortaya çıktı. Erdoğan = devlet algısıysa 2011-2012 civarında sunulmaya başladı ve 2013 ve sonrasında sürekli tekrar edilir oldu. Yani devlet, 2018 itibariyle en azından beş senedir bir kişi için ve bir kişinin etrafında dönüyor. Ve bu bir kişi, popülaritesini korumak için kendine iç düşmanlar yaratıyor, bunlarla “savaşıyor” ve bu şekilde ülkeyi durmadan bölüyor. Böyle bir ortamın düzelmesi için, eğer sene 2014 veya 2015 olsaydı, bu bir kişinin seneler boyunca takip ettiği siyaseti bırakması belki yeterli olabilirdi. Fakat özellikle 2015’ten, yani seçimlerden sonra geri dönüşsüz bir şekilde Erdoğan’ın iktidar sahibi olmadığı ilk sabaha uyanan Türkiye’nin bir “devrim mahkemesi” ihtiyacı duyacağına zira daha azının kimseye yetmeyeceğine inanıyorum.

Türkiye’de çatışma ihtimalinden korkum, bu minvalde, şu şekilde gelişiyor: Erdoğan’ın gücü kaybetmesi durumunda devrim mahkemeleriyle yüzleşeceğini bildiğini sanıyorum. Bu nedenle de siyasi veya ekonomik çıkar gibi sebeplerle değil kendisinin ve ailesinin “can sağlığı” için gücü elinden kaybetmemek için her şeyi yapmak zorunda kalacağını düşünüyorum. Seneler boyunca muhalefetin silahlı ve/ya organize olması durumunda iç savaşı çoktan çıkaracak siyaseti güden ve kendi adını bir kimlik haline getirtme becerisini sergilemiş olan Erdoğan’ın, ki bunun çok yıkıcı da olsa büyük bir başarı olduğunu itiraf etmemiz gerekli, herhangi bir çatışmanın fişeğini ateşlemek için önünde herhangi bir engel olmadığına inanıyorum. Paradan ve makamdan geçse dahi ailesinden geçemeyeceğini bildiğimiz Erdoğan’ın, konu başkalarının canı olduğunda pek düşünceli olmadığını (ki dahasına gerek yok, şuradaki çocuğu siyasi malzeme olarak kullanması ve gözyaşları içindeki çocuğu teskin etmek için kılını bile kıpırdatmaması bence bunu kanıtlamaya yetmekte. Yetmezse buraya da bakabilirsiniz) da biliyoruz. Erdoğan’ın mutlak iktidar sahibi olmaması durumunda ailesinin güvenliğine halel gelmesinden korktuğunu da tek başkan mutlak iktidar hedefinden anlıyoruz. Yani, kısacası, ülkede silahların patlayıp patlamaması tamamen Erdoğan’ın kontrolünde.

Bu durumun bir sebebi daha var. Andığım üzere muhalif kesim ne silahlı güce, ne organizasyona (ve organizasyon becerisine) sahip ve muhalif kesimden ortaya çıkacak hiçbir eylem kitlesel hale gelebilir değil. Erdoğan taraftarı büyük bir güruhun aksine muhalif kesimde büyük çoğunluğun ölmek değil yaşamak, cenneti arzulamak değil dünyada kam almak arzusunda olduğunu düşündüğümüzde muhalif herhangi bir hareketin neden başarısız olacağını biraz daha rahat anlayabiliriz ve korktuğum iç kıyım ihtimaline geçebiliriz.

Türk halkı bipolar/manik-depresif bir halk. En aşık olduğu kişiden en çok nefret eder hale bir anda gelebilir, “ağzı var dili yok” gibi muazzam bir deyişi üretmişken hayvanlara eziyet edebilir. Bu yapısı nedeniyledir ki ona bir adım gidilince (veya gidilirmiş gibi yapılınca) on adım size geldiğini görürsünüz. Erdoğan, bir avuç “cumhuriyet eliti” üzerinden cümle muhaliflerini beyaz Türkler olarak “kendi” “siyah Türklerine” sunmayı başardı ve bir kimlik olarak Türk siyasetinde yer almasının, bence, temel sebebi bu. Dolayısıyla Erdoğan’a karşı herhangi bir hareket, kişinin kimliğine yapılan bir hareket olarak algılanmakta pek çok kişi tarafından. Ve bu halka Erdoğan’ın Özal gibi suikastten kurtulduğunu, uçağının ayarlarıyla oynanıp düşürülmeye çalışıldığını, veya yakın çevresinden birine bir zarar verilecek olduğunu biraz inandırıcı bir şekilde sunarsanız ardından Erdoğan taraftarlarının bu haberlere vereceği reaksiyonların adam öldürmeye kadar ulaşabileceğini ve bunun kitlesel bir hale gelebileceğini görürsünüz. Bunu kendisine faydalı gören Erdoğan’ın halk özel harekat gibi “kurulması teklif dahi edilemez” bir yapıya yeterli süre gözlerini kapatıp sonrasında “hadi siz şimdi görünmez olun, varlığınızı biliyoruz biz artık” demesini de ailesinin bekasını korumak için nelere başvurabileceğinin bir nişanesi olarak okuyabilirsiniz.

Başta belirttiğimi tekrar edip bitireyim: Türkiye’de iç savaş çıkamaz zira muhalif kesim ne silahlı güce, ne organizasyona sahip. Fakat Türkiye’de bir iç kıyım yaşanabilir ve bunun yaşanması yalnızca Erdoğan’ın yaptıklarına ve yapacaklarına bağlı. Umarım buraya ulaşacak bir yola sapmaya ihtiyaç duymaz – her ne kadar oraya doğru gittiğimize şahsen inansam da.

1 comments On Türkiye ve İç Savaş

Leave a Reply

Site Footer