Yaptırım, Egemenlik, Yasa ve Anlaşmalar

Aynı hafta içerisinde bölgemizi karıştıracağı ve oluk oluk kan akıtacağı neredeyse garanti olan üç şey yaşandı. Önce Trump, seçim vaadi olarak sunduğu şeyi gerçekleştirip İran ile yapılan anlaşmadan çekildi ve daha fazla yaptırım uygulanacağını söyledi. Sonra aynı gün içerisinde İsrail’deki ABD elçiliği Kudüs’e taşıdı. Buna tepki olarak sokaklara, daha doğrusu sözde “sınıra” yığılan Filistinliler üzerine açılan ateşle en az 58 kişi öldü, yaralı sayısı 770 ile 12.000 arasında değişiyor.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye boş atıp dolu tutma sevdalısı bir kimliğe bürünmüş durumda. Peki, neden böyle diyorum? Bu yazıda teorik temelden başlayarak bu soruyu cevaplayalım.

Yasa ve Anlaşma

Bir anlaşma ile bir yasa arasında çok büyük farklılıklar yoktur. Yasalar da, anlaşmalar da taraf olan kişi, grup ve kurumların hareketlerinin sınırlarını çizer, neler yapabileceklerini ve neler yapamayacaklarını belirtir, tarafların en az birinin sınırlarının dışına çıkması durumunda kendilerine uygulanacak yaptırımlardan bahseder.

Yasa ile anlaşmaların temel farkı bu son maddede görülür: Yasalar yaptırım gücünü devletten alır. Devlet, koyduğu kurallara uyulması için sınırları dahilindeki herkese yaptırım uygulayabilir fakat anlaşmalarda bu yoktur. Kabaca iki tür anlaşmadan bahsedebiliriz:

  1. Bir üst merciye dayanarak yapılan anlaşmalar: Kira sözleşmesi, BM gözetimindeki barış anlaşmaları gibi.
  2. Bir üst merciye dayanmadan yapılan anlaşmalar: Devletlerarası ikili anlaşmalar veya bir yasaya dayanmadan yapılan bireysel veya gruplar arası anlaşmalar gibi.

Anlaşmaların bir üst merciye dayanarak yapılmasının sebebi ikidir. İlk sebep semboliktir, anlaşmanın daha meşru olmasını veya görülmesini sağlar. Kira kontratına uyulmaması durumunda ilgili mahkemenin sorun çözücü olarak belirtilmesi durumunda tarafların birbirine güveninden ve güvensizliğinden bağımsız bir “rahatlık” yaratılır. İkinci sebepse esastır. Kontrata uyulmaması durumunda anlaşmayı ihlal eden tarafla birebir muhatap olmadan devletin yaptırım gücüyle kişi hakkını alacağına inanır, yani üst mercinin yaptırım gücüne güvenir.

Peki, üst mercinin yaptırım gücü olmazsa, veya bu güç kişi, grup veya kurumun alacağı riski yüksek kılmıyorsa ne olur?

Yaptırım Gücü

Yaptırım doğrudan güçle alakalıdır ve 1957’de Dahl’ın yaptığı ünlü tanımla “B’nin, A’nın kendi başına bırakıldığında yapmayacağı bir şeyi yaptırabilmesinden” başka bir şey değildir. Kira örneğinden devam edelim. Kontrata uymayan kişi veya kişilerin devletin polis ve adliye gücünden daha güçlü olmadığı varsayılır ve kontratı gözetici olarak devlet gösterilir. Dahası, kontrata uymayanın “mahkeme köşelerinde sürünmesi” de yaptırıma örnek olarak gösterilebilir. Yani iki türlü yaptırım vardır. Doğrudan yaptırım güç kullanarak, dolaylı yaptırım güç önünde aciz bırakıp “rezil ederek” gerçekleşir.

Uluslararası Yaptırım Gücü

Birleşmiş Milletler dünyadaki en büyük organizasyonlardan birisi. Çevreden kadına çok değişik alanlarda çalışmaları var. Üye devletlerden alınsa da bir “barış gücü”, yani silahlı gücü, konseyde onanması durumunda ülkelere ambargo uygulama gücü var. Yani bir San Marino, Tuvalu veya Nauru iseniz BM’nin sizin aksinize alacağı bir karar ülkenizi yok edebilecek seviyede. Türkiye iseniz 70 sente muhtaç hale gelebilirsiniz. Fakat Amerika veya İsrail iseniz BM’yi umursamanıza gerek yok. BM kararlarının tersine gidebilir, dünyayı karşınıza alabilirsiniz.

Neden?

Yukarıda andım. Yaptırım gücü iki ayaklıdır ve her ne kadar modern Avrupa “liberal”, değerlerin önemli olduğu bir şekilde şekillenmişse de dünyanın tümünde anarşist/gücün tek gerçek olduğu düzen değişmedi. Bunun en güzel örneğini İsrail’de görüyoruz. BM’nin Kudüs’ü BM yönetimine bırakan 1947 tarihli kararını pek de umursamayan İsrail (ki diğerlerinin de pek tanıdığını söyleyemeyiz), önce 1948’de Batı Kudüs’ü topraklarına kattı, Altı Gün Savaşı’nda da yalnızca Doğu Kudüs’ü değil beraberinde Mısır’dan Gazze Şeridi’ni ve Sina Yarımadası’nı, Ürdün’den Batı Şeria’yı ve Suriye’den Golan Tepeleri’ni aldı (sonradan iyi niyet göstergesi olarak Sina’yı Mısır’a devretti).

Burada savaşın meşruiyetini tartışmayacak, sadece sonuca bakacağım: Egemenliğin silahla sağlandığını bu seride defalarca andım. İsrail, doğrudur, meşruiyet açısından baktığımızda andığımız topraklarda bulunmamalıdır. Gel gelelim nihayetinde bugün İsrail bu topraklarda egemendir zira yaptırım gücüne sahip olan kendisidir. BM’de yapılan, ülkemizde Erdoğan’ın dünya lideri olduğunun tescili olarak gösterilen Kudüs oylamasına bakınız. İsrail’e “sen orada egemen değilsin” denmiş ve İsrail kınanmıştır fakat konu burada kapanmıştır. İsrail’e bir yaptırım uygulanamamaktadır. Bunun sebebi kolay yoldan iddia ettiğimiz Yahudi lobisi veya Yahudilerin dünyayı yönetmesi değil. Bunun sebebi İsrail’in “gerektiğinde kullanılabilecek” bir üs olmasının yanında İsrail’in modern dünyaya katkılarıdır. Silikon Vadisine rakip olmaya çalışan, bilim insanları üreten bir ülke olan İsrail’in “küçük şımarıklıkları” bu nedenle tolere edilmektedir.

Peki, olmaz ya, varsayalım ki İsrail’e karşı bir “barış/huzur operasyonu” yapılması kararı alındı BMGK’da. İsrail’in bu “paralı kuvvetlere” (İng. mercenary) karşı koyacak kuvveti var mıdır? Evet vardır. Bu dolaylı yaptırım gücüne sahip olduğunu biliyoruz ve gerekli olması durumunda doğrudan gücünü kullandığında yanarken yakacağından da eminiz. Bu nedenledir ki yalandan Filistin diye ağlayan komşu ülkeler birleşip İsrail’e bir daha savaş açamamaktadırlar. Normalde Ürdün’ün “Batı Şeria benimdir” deyip savaş açma hakkı bulunsa da bunu kullanamamakta. Aynı şekilde Suriye Golan’ı terk edeli yarım asır olmasına rağmen Golan’ın geri alınması için İran ve Lübnan Hizbullah’ından medet umulmakta.

Yaptırım Gücü ve Egemenlik

Uluslararası alanda ülkelerin mutlak egemenliğinden bahsedilemese de baskınlığından (İng. dominance) bahsedebiliyoruz. Amerika’nın dünya ekonomi ve askeriyesinde, Rusya’nın nükleer enerjide, İngiltere’nin diplomatik ve politik etkide (İng. influence)… baskınlığı bunun örnekleri. Bu ülkeler bu alanlarda egemen değiller fakat fazlasıyla baskınlar.

Baskınlık, ilgili ülkeye “hareket”, başka deyişle anlaşmaları ve değerleri gözardı etme şansı kazandırıyor. Bir alanda az sayıda baskın ülke varsa o ülkelerin o kadar fazla hareket alanı oluyor, ve vice versa (Tür. tam tersi). Örneğin benim de taraftarı olduğum nükleer barış argümanı “ne kadar çok ülkede nükleer silah olursa o kadar iyi. Birbirlerinden korktukları için savaşamazlar” der – ki bunun doğruluğunu ABD ve Sovyetler arasında gördüğümüz gibi Hindistan-Pakistan gerginliğinde de görüyoruz.

İşte bu nedenledir ki ülkeler bilgiyi üretme ve o bilgiyle silahlı güçlerini de kuvvetlendirmeye çalışıyorlar. Bu ikisinden birisi eksik kaldığı zaman ya müdahaleye açık, ya da sadece askeri gücü olan ama gerisi çöp olan bir ülkeye dönüşülüyor.

Erdoğan dönemi boyunca hem silahlı güçlerimizin, hem bilgi üretimimizin aldığı zararları biliyoruz. Girişte boş atıp dolu tutmaya çalışmak deyimini bundan kullandım. Hiçbir yaptırım gücü olmayan bir ülkenin anlaşmalara sadakat beklemesi ancak 2. Dünya Savaşı ile Yugoslavya’nın parçalanması arasında Batı Avrupa’da geçerli bir söylem olabilirdi – tüm ülkeler “liberal bir dünya” hayaliyle hareket edip “pis işlerini” Amerika’ya yıkmışlardı ve Fukuyama’ya tarihin sonu tezini yazdıran bir dünya kurmuşlardı kendi içlerinde.

Sonuç Yerine

Kanunlar, güçlü güçsüzü ezmesin diye tepede herkesten güçlü “birinin” varlığıyla işlerlik bulur. Anlaşmalarda bu güçlü “birinin” bulunmaması demek anlaşmanın ölü doğması demek. Bu nedenle anlaşma şartlarını karşımızdakine zorlayabilecek eğitim, bilim ve askeri atılımları yapmadığımız ve ilk ikisini boşvermeye devam ettiğimiz sürece ülkemizin daha çok Gümrük Birliği misali anlaşmalara imza attığını ve boşa konuştuğunu göreceğiz.

1 comments On Yaptırım, Egemenlik, Yasa ve Anlaşmalar

Leave a Reply

Site Footer